28 Eylül 2010 Salı

Önem Vermek Bir Sorun Mu?

4-5 gündür internetim yoktu. Dolayısıyla internete ve bloga giremedim. İşin açıkçası hayatımın önemli bir parçası olmasına rağmen bu süreçte interneti pek aramadım.

Aslında hayatımızda önemli zannettiğimiz bir çok konu pek de önemli değildir. Kendiliğinden pek de değerli değillerdir. Bizim onları "önemli" addetmemizdir önemliliklerini arttıran. Üstüne düşünmesek, kafa yormasak endişe edilecek şeyler değillerdir. "Önemli" diye düşünmesek, önemli olduklarını fark edemeyecektik bile. Belki de hiç var olmayacaklardı.

Bu 4-5 gün "Acaba internet de mi bunlardan biri?" diye düşünmekten kendimi alamadım. Yazın da internete giremediğim 2-3 haftalık bir süreç olmuştu ve o süreçte de interneti pek aramamıştım. Ama insanın elinin altında olunca, her şey değişiyor. İşte o zaman gereğinden fazla "önemli" hale getiriyoruz.

Anladım ki, arada ara vermek iyidir.

Dipnot: "Bilişim 2010" fuarına katılan bir yazarın köşe yazısında okuduğuma göre Facebook yasaklanmanın kapısından dönmüş. Yani mevcut yasalar altında kapanma ihtimali her zaman var. Alışmaya başlayın isterseniz. Hadi şimdi herkes Facebook'a!

Hüznü Defetmek Ya Da Onu Defnetmek

''Ya sen ne zaman görsem mutlusun, sıkıntınlarını hep içine mi atarsın?'' diye sordu güzel kız.
''Ben hüzünlerimden küçük çakıl taşları yapar onları komşunun camına atarım.'' dedi köyün delisi.
''Peki ya büyük kaya parçaları? Onlar cebine de sığmaz.''
''Onları da iple ayağıma bağlar, sonra bir uçurumun kenarından aşağı atarım.''

Peki ya biz ne yaparız hüzünlerimizi? Şayet imkanım olsa ben bir uzay mekiğinin kuyruğuna bağlayıp hepsini, buradan milyonlarca ışık hızı ötedeki yerlere göndermek isterdim. Sonra da geceleri gökyüzünü seyre dalar, ne zaman bir yıldız kaysa ''Oh bir hüznüm daha bitti, yitip gitti işte'' derdim. Belki o zaman kırmızı kar da yağardı.

Hüzünler küçükken kolumuzda, bacağımızda oluşan yaralara benzer, öldürmez ama acıtırlar. Ne zaman iyileşeceği de asla tam olarak bilinmez. Zira eğer kaşırsak ya da birilerinin koparmasına izin verirsek, çok bekleriz yara kabuk bağlayıp kapanacak diye. Peki ne yapmalı? Kimilerine göre yaralar mutlaka kapatılmalıdır, kimi de açık kalsa daha çabuk iyileşeceği fikrini savunur. Hüzünleri de bu şekilde bazı insanlar paylaşarak bazıları da kendi içine hapsedip yok etmeye çalışır.

Bana kalırsa ölümden başka her şeye çare bulunan şu hayatta, nasıl ki sevinçler paylaşılıyorsa hüzünler de paylaşılabilmeli. ''Akıl akıldan üstündür'' derler, dolayısıyla bizim için çok büyük görünen bir sorunun çözümü belki de etrafımızdaki birinde vardır. Önemli olan sorunun büyüklüğü değil, etrafımızda çözüm olabilecek doğru insanı bulabilmektir.

''Mezun oldum... Yeni bir işe başladım... Bir sevgilim var... Evleniyorum... Çok mutluyum hadi bunu kutlayalım!'' denilen anlarda pek çok insan olur etrafımızda. Peki ya ''Çok mutsuzum hadi dertleşelim'' demek çok mu zor? Bugün kaç kişiye gerçek anlamda içimizden geçenleri, riyasız tamamen anlatabiliyoruz? Bizi tutan şey nedir? Karşı tarafın vereceği tepki mi? Yoksa bizim kendimizi Kriptonlu olmasak bile Süpermen hissetme durumumuz mu? Yanıt muamma. Oysa ne güzel diyor Can Dündar:

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın...
“Nereden çıktın bu vakitte” dememeli,
Bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
Gözünün dilini bilmeli, dinlemeli, sormadan, söylemeden anlamalı...

Eğer bunu başarırsak zaten gerçek anlamda hüznü defnetmiş oluruz, zira onu susarak kendi başımıza defetmek kalıcı bir çözüm değil yalnızca bir erteleme ve kendimizi avutmadır. Her şeyin biz insanlar için olduğu şu hayatta sevinç, hüzün, aşk, dostluk vs ne varsa doyasıya yaşamalıyız ve yine tam da bu noktada Can Dündar' a kulak vermeliyiz:

Küçücük bir kâğıda yazdığımız
Kısa ama ümitvarî bir yazıyı
Yüreğe benzer bir taşa bağlayıp
Birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz.
"Bunu da aşacağız! Bir Dost"

22 Eylül 2010 Çarşamba

Havuçlu Tarçınlı Kek

''Havucu soyun ve rendenin ince tarafıyla rendeleyin. Şeker ve oda sıcaklığındaki yumurtayı krema kıvamına gelene kadar çırpın.Sonra...'' Sonrası malum Issız Adam Keki. Tarifini merak edip bu yazıyı okumaya başlayanlar için kekin adını verdim, buradan çıkıp başka yerlerde tarifi arayabilirler zira ben burada başka şeylerden bahsedeceğim.

Yakın zamanda çok popüler olan bir film sayesinde girdi bu kek benim hayatıma, pek çok insana olduğu gibi. Zaten film öyle bir etki bıraktı ki üzerimizde, pek çok kişi 'Bundan gayrı insanın ıssız olanı makbul' deyip tuhaf hallere girmeye başladı. Doksanların pop şarkıları zar zor hatırlanırken, altmışlı ve yetmişli yılların müziklerini dinler olduk, gençler Mp3 yerine gramofon almaya başladı, Cd'lerin atası plaklarla tanıştık, eski kitaplara karşı bir merak uyandı, kısacası bit pazarına nur yağdı.

Bunların yanı sıra sevilen kişiye açılmak, bir demet çiçek almak, meşhur bir aşk şiirinden bir kuple söylemek yahut tek taş yüzükten başka bir boyuta taşındı. Yıllarca tartıştığımız Türk erkeği mutfağa girmez tabusu yıkıldı ve sevdiği için mutfak önlüğünü giymeye başlayan Oktay Ustalarla doldu etrafımız.

Efendim, beni bilenler bilir. ''Bir çk pul biber'' yazan tarifteki çk yi çay yerine çorba kaşığı zannedip Meksika usulü yaptığım kısır denememle girdiğim mutfaktan hala çıkmış değilim. Beni arayıp ''N' apıyosun?'' diye soran arkadaşlarıma ''Şu an browninin keki üzerinde vişne suyu gezdirmekteyim'' yerine ''Abi benim biraderle pes atıyoruz!'' demişliğim çoktur. Hayat tarzı işte... Bu sebeple o filmi ilk izlediğimde ben göremesem bile kafamın üstünde, içinde ampul olan bir düşünce balonu beliriverdi. Hemen çağımızın AnaBritannica' sı malum arama motoruna tıklayıp bir gün lazım oluverir diye o kekin tarifini bir kenara not ettim.

Ve düşündüğüm gibi lazım oldu da. O zamanlar sol tarafımda artçı bir sarsıntıya sebep olan, klişe belki ama şu an için 'Biz sadece arkadaşız.' lafını tüm samimiyetimle söyleyebileceğim birine yaptım ben bu keki. Aramızda bir şey olmadı, zaten kek bile kek gibi olmamıştı. Çünkü kekin adında yazan tarçını bile kek karışımının içine katmayı unuttum. Belki pudra şekeri gibi üstüne döker diye tarçını kekin yanında pakette servis ettim. Sonuç ne mi oldu? Keki daha da ıssız olayım diye gecenin bir vakti hediye ettiğim kişinin meğer tarçına alerjisi varmış ve kekin içinde de bolca yer alan cevizden hiç hoşlanmazmış. Issız adam olmak her bünyede aynı etkiyi yaratmıyor yani, bu da böyle bir anımdı...

Ülkenin En Ünlü Eğitim Adamına Mektup

Merhaba X Bey,

Mektubuma "Nasılsınız?" diye sorarak başlamayacağım. Çünkü vereceğiniz cevabı tahmin edebiliyorum: "Bittik, öldük, Ösym rezalet, Yök aynı, Meb'i saymıyorum bile" diye başlayıp gerisini getireceksiniz. Beni sorarsanız, şükür iyiyim. Kpss iptal olduğu için tekrar ders çalışmaya başladım. Her ne kadar bu ilk günler konsantrasyon eksikliği yaşasam da atlatacağımı düşünüyorum.

Gelelim sebeb-i mektubuma. Siz de bilirsiniz ki -insanın kendini bilmesi büyük bir erdemdir-, siz bu ülkede eğitim alanında tanınmış tek tük kişiden birisisiniz. Hatta belki de en tanınmışı. Bu yüzden birçok öğrenci eğitim alanında bir gelişme olduğunda sizin gazete köşenizi okuyor, sizin internet sitenize giriyor. Güzel şeyler yapıyorsunuz, eyvallah. En azından herkesin kendi köşesinden bakmayı tercih ettiği eğitim alanında "bir şeyler" yapmaya çalışıyorsunuz. Öğrenci ve velileri bilgilendiriyor, sorularına cevap veriyorsunuz. Size buna binaen teşekkürü bir borç bilirim. Lakin hoşuma gitmeyen bir durum da var. Yaz boyunca her gün köşenizi takip ettim. İyi niyetinizden şüphem yok. Ama her gün "kopyala-yapıştır" eleştirilerinizden ve karamsarlığınızdan bıktım. Hep aynı şeylerden bahsediyorsunuz. Ösym'ye, Yök'e, Meb'e yüklenmekten başka bir şey yazmaz oldunuz. Hele de benim gibi öğretmen adaylarının morale ihtiyacı bu günlerde...

Meb, geçen ay sizin eleştirilerinize karşı bir cevap verdi sitesinde. O basın açıklamasında öğrencileri ve velileri yanlış bilgilendirdiğiniz yazıyordu. Sayısal rakamlarla hem de... Siz ise hala bir cevap vermediniz. Suskunluğunuzu "hatanızı kabul ettiniz" olarak algılıyorum. Ama yine de bir özür beklerdim. Çünkü tüm yaz boyunca eleştirdiğiniz kurumların durumuna siz de düştünüz.

Her gün umutla kalkıyorum yatağımdan. Daha güzel olacak diyorum. Kadere teslimiyet gerekir kimi zaman. Hep şikayet etmek, müslümanların yapması gereken bir şey değildir. Ama sizin köşenizi okuyunca bütün neşem gidiyor.
Kopya skandalı çıktı, herkese verip veriştirdiniz.
Tercihler yapıldı, verip veriştirdiniz.
Yarımağan istifa etmedi, verip veriştirdiniz.
Atamalar ertelendi, verip veriştirdiniz.
İptal olmadı, verip veriştirdiniz.
Başbakan açıklama yaptı, verip veriştirdiniz.
İptal oldu, yine verip veriştirdiniz.
Kpss'yi Meb yapacak dendi, verip veriştirdiniz.
Yarımağan istifa etti, verip veriştirdiniz.

Bu örnekleri rahatlıkla çoğaltabilirim ama sanırım derdimi anlatabildim. Bu ülke bu kadar mı battı? Hiç mi güzel şeyler olmuyor? Hiç mi umut yok? Oturup halimize ağlayalım o zaman başka da bir şey yapmayalım. Bu mudur yani?

Sevgili X Bey, ben sizin kadar karamsar değilim. İnanıyorum, güzel olacak. Bilirsiniz "Beni öldürmeyen her şey güçlendirir" kelamını. Ben daha güçlüyüm şu an. Daha ölmedim. Bu dünyadaki en güzel şey, henüz ölmemiş olmak.

Umuyorum yeni Ösym başkanı siz olursunuz. Sayın Özcan dedi ya "Başkan dışardan olacak" diye. Niye olmasın? Ya da boşverin. Yök başkanı olun siz. Ne de olsa Ösym, Yök'e bağlı. Milli Eğitim Bakanı olmaya ne dersiniz peki? Belki daha faydalı olursunuz.

Daha güzel yazılarınızı okumak temennisiyle. Yayın hayatınızda başarılar dilerim.

Bir Kpss mağduru
Okan Aksoy

21 Eylül 2010 Salı

İskele Edebiyat Dergisi

Dergiler önemlidir. Hele söz konusu edebiyatsa... İmkanların artmasıyla birlikte son yıllarda edebiyat dergilerinde büyük bir artış söz konusu. Bu çok sevindirici bir durum. Kimileri çok dergi çıkmasının kaliteyi düşürdüğünden dem vursa da ben buna katılmıyorum. Her dergi, yeni bir heyecandır. Yeni, genç yazarlara bir "kapı" demektir. Onların edebiyata tutunma sebebidir bir nevi. Zaten hiçbir edebiyat dergisi birbirine rakip de değildir. Hepsinin ortak bir amacı vardır: Edebiyatı ve güzellikleri yaymak.

Her dergi kendi derununda bazı sorunlarla mülemma olsa da -neredeyse- hepsinin düçar olduğu ortak sorunlar da var. Bu sorunların en başında "maddiyat" geliyor. Maalesef birçok dergi kendi ayakları üstünde zar zor duruyor. Her geçen gün yeni edebiyat dergileri çıkarken, bir taraftan da kapanan dergiler oluyor. Bu sorunlardan vareste bir edebiyat, en büyük temennimiz...

İskele Edebiyat'ın temelleri yaklaşık 1.5 sene Aydın'da, emektar edebiyat ve kültür adamı Ali Haydar Hoca (Öztürk), abim Kağan Aksoy ve dergimizin editörü Safa arkadaşımın (Arslan) biraraya gelmesiyle atıldı. Sonradan bu kadroya yazı işleri müdürümüz Mücteba'nın (Sezen) ve birkaç önemli ismin daha katılmasıyla ilk dergi için hazırlıklar başladı. İlk sayı Bahar '10, Mayıs ayında basıldı. Genç yazarların ağırlıklı olduğu bir yazar kadrosu var. Kendi yazarlarımızdan (Biz Böyleyiz) Akın da yazısıyla bu isimlerin içinde yer alıyor.

İskele Edebiyat, bu aralar ikinci sayıları için hazırlıklarını tamamlıyor. En kısa süre içinde de Güz '10 sayısı elimizde olacak inşallah. Umuyoruz bu dergimiz, sizlerin de desteğiyle uzun soluklu olur.

Editörden

Yazmak, diyordu şair, faniliğin saldırısına karşı bazı insanların göstermiş olduğu reflekstir. Tam bir yıl önce bizi sonsuz sularda bu yolculuğa çıkaran şey de galiba bu refleksti. Hiçbirimizin “mesleği” değildi edebiyat ama “meselemizin” ta kendisiydi. Bunun için de vaktimizden bir mesai saati ayırmadık edebiyata. Ona ömrümüzün tamamını mesai kılma niyetinde olduk, rüyalarımız da dahil.
Bu sulara ineli bir yıl oldu demiştim. Başladığımız bu yolculukta sise de maruz kaldık, rüzgarların hırçınlıklarına da. Ama bir hayalimiz vardı ve bu hayal ile direndik tüm bunlara. Ve şimdi sığınma talebimizi kabul eden bu İSKELE’deyiz. Hayalimizin gerçekleştiğine şahitlik eden gözlerimiz artık ufku gözlüyor. Yoldan çıkarak yola çıkmış birilerini bekliyoruz. İskele’miz, ortak itirazlarımız ve ortak aşklarımızla buluşabileceğimiz bir yer olsun istiyoruz.
Şimdi isteğimiz bir kenarda bekleyedursun, devam ediyor yolculuklar. Kimimiz yolculuğa İskele’de mola verip devam edecek, kimimizin yolculuğu da bu iskeleden başlayacak. Ama hepimiz kendimizce güzel olanı paylaşmak için yolda olacağız. Sıyrılıp birşeylerden yolda olmak… Bu bile ayrı bir güzellik belki de.
Sözü daha fazla uzatmadan, sizi güzelliklerimizle baş başa bırakmak istiyorum.
Hepiniz hoşgeldiniz efendim ve bir sonraki sayıda görüşünceye kadar hepinize hayırlı yolculuklar.

Dergide neler mi var?
Çınar Dibi Pandorası, Mehlika TOYGA
Meryem’le Dertleşmeler(şiir), Ersin POYRAZ
Üçü Bir Arada Çöp Kutuları, Okan AKSOY
Cümlelerin Sonuna Üç Nokta Koyma Hastalığı, Akın ÖZKAN
Rügarüstüne Kaçış(şiir), Mücteba SEZEN
Aydınoğlu Mehmet Bey Döneminde Kültür Hayatı, Ali Haydar ÖZTÜRK
Alnına Yollar Yazılan(şiir), Hüdayi CAN
Rakamlara Her Zaman Güvenmeyiniz, Kağan AKSOY
İz(şiir), Safa ARSLAN
Roman İçinde Roman Yahut Bir Aytmatov Klasiği, Ömer KARATAŞ
Bu Bir Geç Kalıştır, Asaf ALİ
Gök Çizemeyen Ressam(şiir), Asım AKSOY
Yumurta-Süt-Bal Kardeşliği, Mustafa Ali VAROL
Bir Güz Medeniyeti Çocukları(şiir), Mehmet ÖNAL
Gören Göz Kalp midir?, Zahide ERDOĞAN
Raf Arası: Ademin Kanadı, Keşşaf ÇELEBİ

İletişim:
iskeledergi@gmail.com
http://www.facebook.com/iskeledergi
0 505 458 77 31 – 0 533 350 22 55

Mesnevi'den -III-

I. cildin devamı

Baharlarda hiç taş yeşerir mi? Sen de toprak ol da, senden renk renk güller yetişsin. Yıllardır gönüller inciten, kalpler kıran taş oldun; denemek için bir zaman da toprak ol... 1911
-----
Böylece o mumun ışığı, yüz muma nakledilse, o mumdan yüzlerce mum yakılsa, sonuncu mumun aydınlığını gören bile asıl ilk mumu görmüş olur. 1948
-----
Nefsinin arzu ettiği nefis yemekler, hurmalar, incirler aslında, seni Hak yolundan alıkoyan ayağına batmış dikenlerdir. Sen ilahi sevgiyi göremeyen çok nankör birisin. Can ayağına batmış nefsani istekler dikenini, şehvet ve hiddet dikenini çıkarmadıkça gözün kararır, göremezsin. Bu halde nasıl dönüp dolaşacaksın? 1964
-----
Şu çınarın yaprakları dökülürse, Cenab-ı Hakk, ona yapraksız da yaşama gücü verir. Dağıtmaktan, cömertlikten ötürü elinde mal kalmasa, Allah'ın inayeti, seni ayak altında çiğnetir mi? Ekin ekenin ambarı boşalır ama bu işin iyiliği tarlada belli olur. Fakat buğday ekilmez, yerinde kullanılmaz da, ambarda saklanırsa bitlere, küçük kurtlara, farelere benzeyen hadiseler onu tamamıyla mahveder. 2236
-----
Akıllı kişi, Allah'ın verdiği rızkın azına çoğuna bakmaz. Çünkü ikisi de gelip geçicidir, sel gibi akıp gider. 2289
-----
Mal, mülk, altın, başa giyilen külaha benzer. Ancak kel olan bir baş külaha sığınır, onunla örtünür. 2343
-----
Hz. Muhammed (sav)'i Ebu Cehil gördü de; "Haşim oğullarından çirkin bir yüz belirdi" dedi. Hz. Peygamber ona buyurdu ki; "Haddini geçtin ama doğru söyledin". Halbuki Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamberi görünce "Ey güneş, sen ne doğudansın, ne batıdan, latif bir nurla parla" diye buyurdu. Peygamber Efendimiz, ona da, "Ey şu değersiz dünyadan kurtulan aziz varlık, doğru söyledin" diye buyurdu. Orada bulunanlar, "Ey insanların en şereflisi, en büyüğü, ikisi de birbirine aykırı düşen söz söyledi. İkisine de 'Doğru söyledin' diye buyurdunuz; bunun sebebi nedir?" dediler. Hz. Muhammed (sav) buyurdu ki; "ben Hakk'ın kudret eli ile cilalanmış bir aynayım, Türk olsun, Hintli olsun, bana bakar, kendi nasılsa, bende kendini öyle görür" 2365
-----
Dünyaya aşık olan kişi, üstüne güneş ışığı vurmuş bir duvara aşık olmuş kişiye benzer. O duvar aşığı, duvardaki ışığın, güneşten geldiğini anlamaya çalışmaz ve duvara gönül verir. Güneşin ışığı güneşe geri dönünce duvar aşığı, ebedi olarak mahrum kalır. 2800
-----
Mana kapısını çalarsan sana açarlar. Düşünce kanadını çırpar, uçmaya çalışırsan, seni bir doğan haline getirirler. Haberin yok, senin düşünce kanadın, çamura bulanmış, ağırlaşmıştır. Çünkü sen, çamur yiyorsun, çamur sana ekmek olmuş. Ekmek ile etin aslı, mayası topraktır, çamurdur. Bunları az ye de çamur gibi yer yüzüne yapışıp kalma. Acıkınca köpek oluyorsun; kızgın, geçimsiz, kötü huylu, sert, yanına yaklaşılmaz soysuz bir köpek kesiliyorsun. Fakat doyunca da pis bir leş halini alıyorsun; duygusuz, her şeyden habersiz, sanki elsiz ayaksız bir duvar gibi oluyorsun. 2870
-----
Ey kendini olgun gören kişi, senin ruhunda kendini olgun sanmaktan daha kötü bir illet olamaz. Senden bu kendini beğenme, kendini olgun görme hastalığı gidinceye kadar gönlünden, gözünden çok kanlar akar. Bu hastalık, İblis hastalığıdır. İblis, benliğe kapılmıştı da "Ben Adem'den daha hayırlıyım" demişti. Aslında bu hastalık, her mahlukun, her insanın nefsinde vardır. 3214
-----
Kardeşim, gönlünde buldukların, sana akıp gelen hikmet, güzel duygular, manevi zevkler senin değildir. Abdalın yani bir velinin himmetidir. Bu duygu sana eğreti olarak verilmiştir. Bir velinin kitabını okudun, sözlerini duydun, gönül evi kendinde bir nur bulmuştur. Ama bu nur evi çok aydınlık olan komşudan gelmektedir. Allah'ın lütfu eseri, sana gelen nurdan, gönlünde bulduğun manevi zevkten ötürü gurura kapılma; bunu verdiği için Allah'a şükret. Sözüme kulak ver, sakın ha, kendini görme, kendini bir şey sanma. 3255
-----
Ey güvendiğim dostlarım! Beni kınayarak, ayıplayarak öldürün. Çünkü öldürülmem, beni ebedi hayata kavuşturacaktır. 3934
-----
Söz toprakla iyice karıştı, su busbulanık geliyor. Kuyunun ağzını kapa. Kapat da, Cenab-ı Hakk onu yine durultsun, hoş bir hale getirsin, gönül kuyusunu bulandıran Allah, onu elbette bir gün durultur ve manevi feyizle doldurur. 4000

Romantik Olduğunuz Kadar Küstahsınız Da

Her şey ortaokulda, Vatandaşlık ve İnsan Hakları dersinde sıra arkadaşım adına kantinde hamburger kuyruğunda gördüğü yahut okul servisine binerken yer verdiği saçı örgülü -ki bu bir özellik değil zaruriyetti- herhangi bir kıza onun ağzından aşk mektupları yazmamla başladı. Ben hiç görmediğim birine misal bir Ay Prensesi' ne yahut bir deniz kızına methiyeler düzerdim, o da gider sözüm ona romantik sıra arkadaşımla çıkardı, çıkmak oldum olası sevmediğim bir sözcüktür, birlikte vakit geçirmekten hoşlanırlardı diyelim.

Aslında beşinci sınıfta hatıra defterlerine düştüğüm birkaç romantik kelam daha vardı, lakin onlar teyzemin yıllar önceki hatıra defterlerinden kopyalayıp yapıştırdığım ve bende eğreti duran arkaik romantizm içeren sözcüklerdi. Daha o zamanlar belliydi, benim dolmuş edebiyatına tepki olarak bir akım başlatacağım, heyhat bu akımın içinde pek fazla akamadım.

Don Juan damgası yemem ise lise yıllarıma rastlar, onun kadar şıpsevdi biri olmasam da ortak özelliğimiz çokmuş, öyle dediler. Çiçekler, birkaç afili sözcük ve Sezen Cumhur Önal halleri... Sanırım aramızdaki tek fark ben asla bir balkonun altında birine serenad yapamadım, çünkü normal zamanda bile İstanbul balkonlarından kafama bir kova su yahut bir poşet çöp atılması ihtimalini ölümün soğuk nefesi gibi ensemde hissettim, bir de bir balkonun altında mart kedisi gibi miyavlamaya başlarsam o evden üstüme en kötü ihtimal evin reisi atlar. Bu yüzden halka açık yerlerde şiir bile okumam ben.

Eğer Sezen Cumhur Önal vari bir hayat işine yaradı mı derseniz, yanıtım r' si vurgulu ve h' si Fransız aksanlı bir 'Hayır' olur. Şimdi işi istatistiğe döküp, 'şu kadar zaman diliminde şu kadar kızla çıkıp ortalama ilişki sürem şu' demek istemiyorum denmez saçma. Ama yalnızlığım fi tarihinden kalma, abartmıyorum ve hala beni Mecnun edecek bir Leyla bulamadım.

Şunu söylemek her ne kadar içimi acıtsa da -yazının devamında Cezmi Ersöz depresifliği göreceğinizi sanmayın sakın- benim kadar romantik birini bulamamaktan şikayetçi birkaç kişiyi ''Romantizm' in Aşk' a olan etkisi'' isimli deneyimde denek olarak kullandım ama sonuç yine negatifti.

Bir film sahnesi düşünün: gece, karanlık, dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur var, mevsim kış ve hava soğuk, esas oğlanın içi ise aynı otobüste yan yana seyreylediği esas kız sayesinde sıcacık. Sonra birden otobüs esas oğlanın ineceği durağa yaklaşır, esas oğlan istemeye istemeye yerinden kalkar ve gerçek duygularını gizleye gizleye esas kızın yüzüne az sonra bir yaramazlık yapacağı sinyalini veren masum bir çocuk hüznüyle bakar. Otobüs durduğunda esas oğlan cebinden çıkardığı bir adet kırmızı gülü ve bir mektubu esas kızın kucağına bırakıp kaçar adım iner otobüsten. Her şey buraya kadar sonu mutlu bitecek bir filmi andırmakta değil mi? Lakin öncelikle bu bir film değil ve de sonu sanıldığı gibi mutlu bitmedi. İşte tam da o geceden sonra başladı benim esas filmim ve şimdi romantik olduğum kadar küstahım da.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Üniversite Mi Rüya Mı?

"Geçmişin bana neler hazırladığını bilmiyorum."
(Murat Menteş, Dublörün Dilemması)


Okulların açıldığı dönemdeyiz. Yüksek öğrenime kadar olanlar, memleketlerinde okula başlayacaklar. Üniversiteli olanlar ise -genelde- başka illere gidiyor. Yani bu ara şehirlerarası yolculukların yoğun olduğu bir dönem. Peki biz ne yapıyoruz, ne hissediyoruz bu dönemde?

"Yaz" tatil demektir. Biz de kendimizi önce "tatilde" diye sayıyorduk. Bilahare baktık ki, öğretmen atamaları ertelendi. Bu sefer "tatil" uzadı dedik. Lakin kendimizi kandırıyorduk. Amin Maalouf da "Yüzünce Ad"ında şöyle diyordu: "Şu işe bakın: Tüm bir peri masalı kuruyorum kendi kendime! Ne yapalım; hayali de olsa, bir iki yaşama nedeni bulmam gerek. Felaketlerin üstünden aşabilmek için kimi zaman, yeri doldurulmaz bir köprü kurmaktır kendi kendine yalan söylemek..." Biz de kendimize yalan söyledik. Tatilde filan olduğumuz yoktu. 4 senelik üniversite -yani 16 yıllık öğrencilik hayatı- bitmişti.

3 aydır birçoğumuz vaktinin çoğunu evde geçiriyor. Alışkın değiliz biz buna. Buna binaen de sıkılan çok oluyor -Kpss'yi saymıyorum bile.- Sanki 3 ay öncesine kadar sabah kalkıp dışarı çıkan, akşam/gece anca eve/yurda dönen biz değiliz. Bu kadar kısa süre içinde mutasyona mı uğradık acep, anlayabilmiş değilim.

Yoksa bir rüyadan mı uyandık? Hiç yaşanmamış bir şeyi de özleyemem değil mi? Peki, rüya özlenir mi? Biriniz bana cevap versin lütfen.

"Geçmiş ölü değildir, geçmemiştir bile"
(William Faulkner)

19 Eylül 2010 Pazar

Fatmagül'ün Suçu Mu Bizim Suçumuz Mu?

Quid rides? De te fabula narratur.
Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikayen.
(Horatius, Hiciv I)

Ülkemizde rezaletler bırakın diz boyunu, boynumuza kadar geldi artık. Hangi birini sayalım? Son Kpss rezaletiyle beraber başımıza bir de Fatmagül çıktı. Dizi, tamamen "tecavüz" sahnesiyle tanıtıldı ve onun reklamları yapıldı. Bu kadar rezil bir konuyla gündeme oturan diziden ne beklersiniz?

İnternetten okuduğum kadarıyla 44 saat içinde 5 defa tekrarı yapılmış bu dizinin. Bu demek oluyor ki hem sabah hem öğleden sonra tekrarı var. Gece de yayınlanmış olabilir. Okuduğum yorumlarda da şu meşhur tecavüz sahnesinin gayet sert olduğu yazıyordu. Yani çocuğunuzun gündüz televizyon izlerken "Aaa anne, ırza tecavüz böyle mi oluyor?" dediğini işitebilirsiniz her an. Sanırım artık sansür kalktı televizyonlarda. Yoksa kalkan sansür değil de "utanma duygusu" mu?

Ülkemiz maalesef yozlaşma yolunda emin adımlarla ilerliyor günden güne. Bunun en büyük nedenlerinden biri de "televizyon". Yapılan programlardaki, gösterilen dizilerdeki ahlaksızlıkların hangi birisini sayalım burada? Türlü türlü ahlaksızlıklar ve şenaatler, gayet normal bir şeymiş gibi gösteriliyor. Aile değerlerimiz yok ediliyor. Böylece bilinçaltlarına girilerek, insanlar günah işlemeye sevk ediliyor. Bunun sonucunda da her gün şu tür haberlere rastlıyoruz: "...tecavüz edip öldürdü", "...yaşındaki çocuğa taciz", "....yengesiyle kaçtı". Ve daha onlarca benzer haber, hem de her gün.

Peki Fatmagül'ün suçu ne? Suç, Fatmagül'de değil. Fatmagül'ü bu hale sürükleyen biziz. Onun üzerinden rant sağlamaya çalışanlar da biziz. Her şeyi normal gibi göstermeye çalışan da biziz. Lütfen, bu iğrenç dizileri -yorum yapmak için bile olsa- izlemeyelim. Biz izledikçe devamı geliyor. Biz izledikçe bu iş üzerinden rant sağlamaya çalışanlar para kazanıyor. Biz izledikçe bozuluyoruz. Biz izledikçe bu hale geliyoruz!..

Dipnot: Fatmagül'ü canlandıran başroldeki hanımefendi de "televizyonda ahlaksızlık"la ismini özdeşleştirdi oynadığı son iki diziyle. Kendisini ayrıca tebrik ediyorum! Sanal alemde de şöyle bir yoruma rastlamıştım:
- Fatmagül'ün suçu ne?
- Önceden Bihter olmak.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Kaçış Ve Arayışlar

İyi kötü, güzel çirkin her haliyle bir dönemi daha geride bırakıyoruz. Gelecek dönemin bir öncekinden daha iyi olacağına dair umutlarımızı yitirmesek de bu yeni dönemin birçok açıdan kaderdenk bir noktada olduğunu görmek gerekiyor. Böyle büyük değişimlerin yaşanacağı bir döneme de çok büyük hayallerle girmek elbette beklenemez. Ancak yaşananlara bakarak daha sonrası için bu yılın bir dönüşüm yılı olacağını ümit ediyorum. Elbette çiçekleri görmek için baharı beklemek gerekir. Bu nedenle de ülke adına yaşanan sıkıntıların önümüzdeki yıllar için yerini büyük bir ferahlığa bırakacağı ümidimizi yitirmeyelim. Ülkede yaşananları gerekenden fazla önemseyerek kültür sanatı daha doğrusu bu ülkenin geleceğini ihmal etmeyelim.  Çünkü ilerde bir gün tüm yaşananlar unutulacak ve bu ülke gerçek zenginliği olan kültür sanat ve medeniyet birikimiyle ayakta kalacak.

İnsan ister istemez bu sıkıntılı dönemlerin bir an önce geçmesini ümit ediyor. Yaşananların üzerimizde bıraktığı derin izler var. Bu yaraların iyileşmesi zaman alacağa benziyor.
Son yıllarda kültür ve sanata verilen önemin arttığına inanıyorum. Hem devlet olarak hem de belediyeler ve sosyal kuruluşlar olarak birçok girişimle karşılaşıyoruz. Tüm bunlar gelecek adına bizleri daha da ümitlendirse de yapılan yatırımların daha dikkatli olması gerektiği gerçeğini gizlemiyor. Belediyeler çoğunluğu reklam amaçlı da olsa sanata ve edebiyata yatırım yapıyorlar. Bu yatırımların iyi değerlendirilmesi halinde yeni dönemde büyük kırılmaların yaşanacağını düşünüyorum. Henüz birçok alanda yarım kalmış reformların bu dönem içerisinde tamamlanacağı beklentisi içerisindeyim.
Yeni dönemin siyasal ve politik alanlarda yaşanan sıkıntılar anlamında geçmiş dönemlerden daha geri kalacağını düşünmüyorum açıkçası. Bu nedenle ülkede bir şeylerin iyileşmesini bekledikten sonra kültür sanata olan yatırımları artırmayı düşünmek büyük bir ihmal olur kanaatindeyim.
Bu dönemde İstanbul Kültür Başkenti projesinin büyük bir fırsat olduğunu düşünüyor ve bunun yerinde kullanılacağını arzu ediyorum. Ayrıca bu arzuma diğer kültürel illerimizin de faaliyetlerini artırmasını eklemek istiyorum. Son zamanlar başlatılan uluslararası ekonomik toplantıların benzerlerinin kültür sanat alanında da artırılması yeni dönem adına beklentilerimiz arasında. Taşra edebiyatının kendini toparlaması ve yeniden canlanması da en büyük temennimiz. Çünkü son zamanlar popüler kültürün de etkisiyle ne yazık ki taşradan yeterince kaliteli eserler göremiyoruz. Yeni ve kaliteli dergiler bekliyoruz.
Yeni dönemin tüm çile ve sıkıntılarıyla birlikte bu güzellikleri de beraberinde getirmeye gücü yeter mi bilmiyorum ama en azından şimdilik içimdeki umudu yitirmek istemiyorum. Kim bilir, her kaçış bir arayıştır aslında. Bir umut…

Ah şu teröre çanak tutanlar olmasa…

     Türkiye son 30 yıldır binlerce vatan evladını teröre kurban verdi. Bu süreçte milyarlarca lira harcandı.
     Ülke küresel krizin ardından hızlı bir büyüme sürecine girerken, her ilerleme döneminde olduğu gibi bunun önüne terör sarmalıyla geçilmek isteniyor. Devlet içerisindeki derin yapılanmalar olmasa, terör devlet içinden destek almasa nasıl ayakta kalabilir. Birilerinin bundan bir çıkarı olduğu muhakkak. Terörle mücadelede geçen bunca yıldan sonra bir acı gerçeği anlamamız gerekiyor. Devlet içindeki kirli yapılar ayıklanmadıkça Türkiye’de terörün önüne geçmek imkansız.
     Bir diğer önemli mesele de şehit cenazelerinden ve terör saldırılarından medet uman siyasiler. Her terör saldırısında kendisine ekmek bulmuş gibi anında siyasi söylemlerle meydanlara atılanlar çözüm adına da keşke bu kadar istekli olsalar. Tabanlarını kaybetme korkusu ve koltuk sevdası bu çabalarının önüne geçiyor anlaşılan. Onların da samimi olduklarına inanmak istiyorum ancak bu konuda tereddütlerim var.
     Birilerinin sessiz sedasız çözüme yönelik çalışması gerektiğini anlamalıyız. Gürültülü çözüm arayışları da her zaman karşı tepki uyandırıyor. Gerçekleri görmek istemeyen insanlar, hayal dünyalarından uyandırılmak istendiğinde çığlıkları kopartıyorlar. Demokrasi, gerçek ve hayal hangisi, iyi anlamalı…
     Zannediyorum ne zaman paşa çocukları terör bölgelerinde ‘gerçek’ askerlik yapmaya başlarsa ancak o zaman terörün bitmesine yönelik samimi adımlar atılmaya başlanmış demektir.

OHAL:Devlet-Halk karşı karşıya

    “Aldım karşıma konuştum.” anlayışı kültürümüzden mi geliyor bilmiyorum ama bu devlet politikalarımıza da oldukça işlemiş olsa gerek. Halkın yanında olmaktansa karşısından veya tepesinden seslenmeyi her zaman diğerine tercih ediyoruz. Güneydoğu ve terör sorunlarında da tavrımız farklı değil. Onların gerçeğini anlamaya çalışmaktansa kendi doğru bildiklerimizi değiştirmeden çözüm üretmeye ve kendi bilgilerimizi dikta etmeye çalışıyoruz. Bu seve seve olmazsa OHAL’le olur diye düşünülüyor anlaşılan…
     Halbuki OHAL döneminde ne kadar çok kanlı terör olayları ve faili meçhul cinayetler gerçekleşti. Hatta bu OHAL uygulamaları çoğu zaman Doğu’da gençlerin dağa çıkması için sebep oluşturdu. Terör örgütleri hala OHAL döneminde oluşan olumsuz argümanları kullanarak gençlerin beyinlerine devlet korkusu aşılıyor. Bunca zaman görüyoruz ki önce korkuları yenmeli, terörün aşılması için gereken OHAL değil eğitim için, ekonomik gelişme için, sosyal iyileştirme için yapılacak olağanüstü çalışmalardır.
     Askeri otoritenin sivil hakların üstüne çıktığı her zaman diliminde demokrasi tehlikede demektir. Elinde gücü bulunduranlar, bir kere gücün tadını almış olanlar elbette bu gücü bırakmak istemeyeceklerdir. Terör bölgelerinde oluşmuş devlet korkusu, asker korkusu, polis korkusu ancak iyi niyetli diyaloglar ve samimi gayretlerle aşılabilir. Ve bu korku imparatorluğu aşılmadan da oradaki insanlara bir adım bile yaklaşmak mümkün olmayacaktır. Bu korkuyu aşmadan atılacak her adım, çözüme yönelik değil tam tersi aksülemal yapacak ve “bizi sindirmeye çalışıyorlar” algısı oluşturacaktır. Diğer bir gerçek te siyasi çalışmalar yeterli olmayacaktır. Bazı çalışmaların devlet eliyle değil de sivil toplum kuruluşları tarafından gerçekleştirilmesi gerekiyor. Devletin yapması gereken ise çözümde samimi olan STK’lara olabildiğince destek olmak ve onların önünü açmaktır.
     1979 yılında başlayan sıkıyönetim ve 19 Temmuz 1987′de başlayıp 13 ilde 15 yıl kadar devam eden OHAL’de teröre yönelik hiçbir köklü çözüm üretilememiştir. Yapılan mücadele ve kayıplar hep kardeşlik yerine kini tetiklemiştir. OHAL’in sona erdiği 30 Kasım 2002′ye kadar geçen sürede hep korku ve endişe hakim olmuştur. Halk devlete karşı sevgi ve saygı duymak yerine nefret ve tepkiyle karşılık vermiştir.
     Olağanüstü hal oluşturulması için Çorum ve Kahramanmaraş olaylarında yapılan suni müdahaleler ve provokasyonlar da göz önünde bulundurularak geçmişi ve geleceği yeniden düşünülmeli diyorum.

İptal Olan Sadece Kpss Değil

"Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır. Ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz"
(Bakara, 216)


Aslında başka bir yazı yazma planım vardı bugün. Lakin dünkü gelişmelerden sonra vazgeçtim. Sıcağı sıcağına başka bir yazı yazamazdım. Malum Kpss iptal oldu. Yüksek alanlar da düşük alanlar da biliyordu iptal olacağını. Ama kimimiz kendimizi kandırdık "İptal olmaz" diye. Neyse efendim, insanın bazen yapacak bir şeyi kalmaz. "Kadere teslim olmak" gerekir kimi zaman. Peygamberimiz(sav)'in de dediği gibi: "Gerçek sabır, musibetin şokunu ilk yediğin andır." Vardır bunda da bilmediğimiz bir hayır, deyip sınava tekrar hazırlanacağız. Lakin iptal olan sadece Kpss olmadı maalesef.

İnsanoğlu "ahir zaman"da olduğunu -sanki iddiaya girmiş gibi- göstere göstere belli ediyor. İddiaya girmiş gibi kelamı aslında pek de yanlış olmadı. "İnsan şeytan"ların çoğaldığı bir zamanda bu durum gayet normal gözüküyor. Evet, Kpss iptal oldu ama bununla birlikte "hayaller" de iptal oldu. "Kul hakkı" iptal oldu tekrar, "güven" iptal oldu, "adalet" iptal oldu. Hadi sınavı bir daha yapabilirsiniz ama bu iptallerin geri gelmesi kıyamete kadar mümkün olmayabilir. Zaten bizim tek tesellimiz de Rabbimizin her şeyi görmesi. Eninde sonunda gerçeğin sırası gelecek.

Yazıyı uzatmayacağım. Benim asıl amacım konuyla ilgili şu fıkrayı hatırlatmaktı:
Bir subay, sırayı bozan bir eri tokatlayınca Tolstoy, "Utanmıyor musun" diye çıkışır meslektaşına, "İnsana böyle muamele edilir mi? İncil'i okumadın mı sen?"
Elcevap: "Beni İncil değil, askeri yönetmelik ilgilendirir."

16 Eylül 2010 Perşembe

Ya Hayır Söyle, Ya Sus

"Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil"
Fuzuli


Zıtlıkların hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. İyiyle kötü, doğruyla yanlış, günahla sevap, geceyle gündüz vb. Ve bu zıtlıkların arasında bir ibre gibi yön değiştiriyor hayatımız. Bir iyi bir kötü oluyoruz. Önce sevap işliyoruz, sonra günah. Bir oraya bir buraya sürükleniyoruz.

Ben de uzun süredir bir kararsızlık içindeyim. Zıtlıklardan birisi tarafından vuruldum. Sussam mı konuşsam mı?

Aklımdan susmak ve konuşmakla ilgili bir sürü atasözü, deyim, vecize geçiyor. Ne yapsam bilmiyorum? Bir yanım "Çok sustun, artık konuş" diyor. "Gerçekleri söyle, bağır, çağır, çığlıklarında boğul. Doğruları söyle, utanma. Susa susa kuruttun denizi. Söz candır, sudur. Su azizdir. Rabbin sana kelime verdi."

"Hayır" diyor diğer yanım. "Gerçeği anlatmanın en iyi yolu, susmaktır. Onlar gibi olma. Ağzını açıp da gıybet kokutma her tarafı. Yalan söyleme, melekleri kaçırma etrafından. Konuştukça batma. Söz candır, sudur ama bulandırma suyu. Bırak temiz kalsın."

Atağa geçiyor diğer tarafım yine. Konuşacak ya! "Ya kör olanlar? Onlara da mı susarak anlatacaksın? Emr-i bil-maruf nehy-i ani'l-münkeri de mi susarak yapacaksın?" diyor.

Susuyor suskun tarafım. Bu suskunlukla gerçeği mi anlatmak istiyor yoksa verecek cevap mı bulamıyor, bilemiyorum. Sussam da konuşsam da bir gün gerçeğin sırası gelecek, biliyorum.

"Ya hayır söyle, ya sus"
Hadis-i Şerif

15 Eylül 2010 Çarşamba

Çocukluğuma Mektup


'Naber lan kerata?' diyerek hem söze başlayıp hem de hitabet sanatında çığır açmak isterdim lakin düşününce bir insana 'lan' demek ayıpken bir insanın kendi kendisine 'lan' demesi tanımlanamaz bir şey olur herhalde. Bu sebeple sana şöyle sesleneceğim:


Bendeki yıllar önceki ben,


Öncelikle benden böyle bir mektup almayı beklemiyordun biliyorum, hatta henüz okuma yazma bilmediğin için bu satırları yazmayıp sana dumanla mı haber göndersem diye çok düşündüm, ama fantastik bir işe kalkışıp yıllar öncesine mektup yazmaya girişince bunun okuma yazma bilmeyen biri tarafından çözümlenmesinin de ihtimal dahilinde olduğu kanısına vardım.

Kafanın allak bullak olduğunun farkındayım zaten emin ol benimki de normal standartlardaki seyrine devam etseydi senle irtibata geçmeye yeltenmezdim bile. Sil Baştan ve Kelebek Etkisi filmlerinin bünyemde bıraktığı tuhaf bir tahribat işte bu. Önce Kelebek Etkisi' ni her izledikten sonra eski fotoğraflara bakıp gözlerimi kapayıp yanına gelmeyi denedim ama sonuç fiyasko oldu ve henüz Geleceğe Dönüş' teki Doktor Brown' ın arabasına sahip olamadığımdan başka bir yolla şansımı denemeye karar verdim.

Hala benim sen olduğumdan tatmin olmamış olabilirsin, bu sebeple senle ilgili birkaç küçük sırrı buraya yazacağım. Kapının önündeki ceviz ağacının kovuğunda gazoz kapaklarını saklıyorsun, annemin Leman Teyze' den aldığı dantel örneğine senin suçladığın gibi Oktay dökmedi çayı, onu yapan sendin ve en çok sevdiğin yiyecek babaannemin maaşını çekmek için Amasra' ya gittiği zaman aldığı ekler pastalar.

Tüm bunlar yeterince inandırıcı olmuştur sanırım. Şimdi bana 'Beşiktaş ne zaman şampiyon olacak?' ya da 'Amcam sevgilisiyle evlenebilecek mi?' gibi sorular sormak isteyebilirsin ama onların yanıtını vererek içindeki heyecanı öldürmek istemem. Lakin şunu söylemeliyim ki bir ömür -hayal ettiğin gibi- Amasra' da kalamayacaksın bu sebeple oradaki anların tadını çıkar.

Amacım yıllar sonra benim gibi bir çılgınlık yapıp çocukluğuna mektup yazmaman, bu sebeple sana birkaç ağabey tavsiyem olacak. İlk olarak yanındaki tonton kadına gözün gibi bak, top oynamak için okulun bahçesine kaçıp onu telaşa sokma ya da çamurdan oyuncaklar yaparken üstünü kirletip onun boş yere zahmete girmesine sebep olma. Sürekli onun yanında ol, birlikte kısıtlı vaktiniz var, gün gelecek babaannem senin ondan kaçıp oyun oynamaya gitmenin intikamını bir daha asla geri dönmeyerek alacak senden, 'Nereye gidecek?' diye de sorma zamanı gelince söyleyecekler şimdi anlatsam da anlamazsın zaten.

İki tekerlekli bisiklete şimdiden binmeye çalışma ve babamın aldığı dev kamyona asla rampadan aşağı giderken binme. Dediklerimi dinlersen yıllar sonra hematofobi diye bir şeyi tecrübe etmek zorunda kalmazsın. Bu dediğim şey doktor olmana engel olabilir, o yüzden iyi düşün. Doktor olmayı ne kadar çok istediğini biliyorum, sırf hasta halamızı iyileştirmek için bile bu işi yapmayı düşünecek kadar masumsun, umudunu sakın kaybetme, belki...

Çok iyi olma! Asla bu hataya düşme, yıllar sonra 'Sen çok iyisin ama...' gibi cümlelerle bunun aleyhinde delil olarak kullanılmasına izin verme sakın. Misal, okula başladığın zaman tanışacağın Onur diye biri sınıfınızın en şirin kızı -bana birkaç sene sonra hak vereceksin- Emel' in saçını çekecek, sırf ağlıyor diye çok sevdiğin kokulu Arı Maya silgini ona verme. Bırak ağlasın zaten birkaç sene sonra Onur' la çok mutlu olacaklar.

Annemle babama şimdiden seni Plevne Lisesi' ne kayıt ettirmelerini söyle. Kriptonlu olmasalar bile süper insanlarla tanışacaksın orada. Şimdi burada tek tek isim vererek diğerlerine karşı önyargılı olmanı istemem, hepsiyle yaşadıkların çok özel anılar olacak iyi ya da kötü ama bazıları hep en özel olacak, yalnızca bunu bil yeter.

Ömür boyu Amasra' da kalamayacaksın demiştim, ömür boyu sandığın gibi İstanbul' da da kalamayacaksın. Şu ana kadar hiç duymadın ama Bursa diye bir yer var. Yolun oraya da düşecek hem de tam dört sene için. Ne amaçla olduğunu söylemeyeyim ama şu hep aklının bir köşesinde olsun, bir gün bir kağıda birkaç il tercih yapmak zorunda kaldığında en başa benim yaptığım gibi İstanbul yazma sakın, sen en başa Bursa yaz, mazallah tarih tekerrürden ibaret olmazsa kaçırdığın şeyleri anlatmam için mektup değil ansiklopediler yetmez.

En çok kimle oyun oynamayı sevdiğini, babaannemle en çok kimin evine misafirliğe gitmek istediğini biliyorum. Onun yanında bile yüzün kızarırken bunları okuyunca neler hissedeceğinin farkındayım ama bana güvenebilirsin senin bunu malum kişiye bile söylemeyeceğin gibi ben de bundan kimseye bahsetmeyeceğim, ben yapmadım ama keşke sen şansını deneyebilsen ya da boşver...

Son olarak sana asla büyüme demiyorum, büyü hatta benden daha iyi büyü lakin büyürken sana bunlardan bahsettiğimi kimseye çaktırma ve sevgili akın anlamını yıllar sonra öğreneceksin belki ama ben yine de söyleyeceğim:

Hoşça bak zatına...

14 Eylül 2010 Salı

Mesnevi'den -II-

I. Cildin devamı
Nar alacak isen, gülen, çatlamış nar al ki, o gülüş, sana içindeki tanelerden haber versin. 718
-----
Allah, birisinin perdesini yırtmak, ayıbını ortaya dökmek isterse, onun gönlüne temiz kişileri kınama isteği verir. Allah bize yardım etmek dilerse, gönlümüze yalvarma, ağlayıp inleme hissi verir. 815
-----
Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki su ise gemiyi kaldırır, sırtında taşır. Gönlünde dervişlik havası, aşk havası bulunan kimse de dünya denizinin üstünde batmadan durabilir. 985
-----
Kim daha uyanıksa, o daha çok dertlidir. Kim hakikati daha iyi anlamışsa, onun beti benzi daha çok sararmıştır. 629
-----
Zincire bağlı bir köle, nasıl olur da, sevinir neşelenir? Hapiste bulunan bir kimse hür olabilir mi? Serbestçe yaşayabilir mi? 631
(not: Bir arif-i billah şu mealde bir beyit söylemiş: "Bu dünyada bizim neşemiz, zevkimiz, kasap dükkanında oynayıp sıçrayan kuzunun haline benzer")
-----
Bize göre her şeyin adı, görünüşüne uygundur. Nasıl görünüyorsa, biz ona öyle deriz. Fakat Allah'a göre adlar, onun iç yüzüne, sırrına, hakikatine tabidir. 1239
-----
Kendinde bulunandan gafil olan, kendindeki hakikati göremeyen kişi, kendi atının üstünde bulunduğu ve onu hırçınlıkla koşturduğu halde, kendi atını kaybolmuş sanır. Aradığımız sevgilimiz, canımız apaçık ortadadır. Bu yüzden onu göremiyoruz, bu yüzden o kaybolup gitmiştir. İnsan da içi su su ile dolu, fakat ağzı kuru bir küpe benzer. 1115
-----
Cenab-ı Hakk, eziyeti, gamı; gönül hoşluğu nedir anlaşılsın diye gönül hoşluğuna zıt olarak yarattı. Gizli şeyler, hep zıtları ile meydana çıkıyor, görülüyor. Cenab-ı Hakk'ın zıttı olmadığından, o daima görünmeyecek, gizli kalacaktır. 1130
-----
Başarıdan gururlanma, başarı Hakk'ın ihsanıdır. 1367
-----
Sen iki parmağının ucunu götür de iki gözüne koy. Dünyadan bir şey görebilir misin? İnsaf et de söyle. İşte sen, gözünü kapadığın için bu dünyayı görmesen de, bu dünya yok değildir. Dünyayı görmemek ayıbı, hakikati göstermemek kabahati, ancak uğursuz nefsin parmağına aittir. Sen aklını başına al da, önce gözlerinden parmaklarını çek, ondan sonra dilediğine bak, gör. 1401
-----
Hz. Nuh'a ümmeti "Sevap nerededir?" diye sordular. Hz. Nuh, "Görmeyelim, duymayalım diye elbiselerinizle örtündüğünüz yerde" cevabını verdi. 1404
(not: Mesut olmanın sırrını büyük insanlar, şu üç hususta toplamışlardır: Görmemek, işitmemek, söylememek)
-----
Kendini hasta, zayıf, düşkün göstermeğe bak ki, seni değersiz bulup, şöhret halkasının dışına atsınlar. Çünkü halk arasında şöhret sahibi olmak, insanı dünyaya öyle bağlar ki, bu bağ, demir zincirden de beterdir. 1545
-----
Şunu bil ki, ağızdan, dilden aniden çıkan söz, yaydan fırlamış ok gibidir. 1658
-----
Ben varlığı yoklukta buldum. Onun için varlığı, yokluğa feda ettim. Bütün padişahlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk umumiyetle kendi uğrunda ölenin yolunda ölür. 1735
-----
Allah, kendisinden başkasına gönül verenleri, bilhassa dünya sevgisine kapılanları kıskanır. Kıskançlık O'nun şanındandır. Bu sebeple kıskançlıkların aslı Allah'tandır. Bütün insanların kıskançlığı, Allah'ın kıskançlığının bir cüz'üdür. 1766
-----
Tane olursan, seni kuşlar devşirirler, yerler. Gonca olursan seni çocuklar koparırlar. Taneyi gizle, tamamıyla tuzak ol, tuzaktaki tane gibi görün. Goncanı sakla, kendini damda bitmiş bir ot gibi göster. 1833
-----
Nefis, çok övülme yüzünden firavunlaştı. Sen alçakgönüllü ol; hor, hakir ol; ululuk taslama. Elinden geldikçe kul ol, sultan olma. Top gibi zahmetler çek, mihnetlere katlan, çevgen olma. 1867

13 Eylül 2010 Pazartesi

Sonsuz'a Doğru

Dedem Merhum Osman Aslanyürek'in aziz hatırasına...

Ölüm titrek kalbimizde kurulu bir düzen
Ânsızın çıkıverecek gerçeklerle kuşanma vaktinde

Elindeki defteri kapatırken bir yıldız
Not düşecek bu ân’ı ve bütün zamanı

Zafer Yahut Hiç

Türk öykücülüğünün en büyük isimlerinden olan Mustafa Kutlu, Uzun Hikaye'den sonra her sene olduğu gibi bu sene de biz okurlarını yeni kitabıyla sevindirdi. Önceleri eylül ayında çıkarıyordu kitaplarını. Fakat daha sonra Ramazan ayına göre ayarlamaya başladı çıkış tarihlerini.

Mustafa Kutlu, hayatın içinden bize yakın insanları çıkarıp, içtenlikle ve sadelikle anlattığı için çok sevilen bir yazardır. Zaten kendisi de bir önceki kitabı "Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı"nda açıklıyor bunun nedenini: “Bence edebiyatla fazla oynamamak lazım, sonra oyuncak haline gelir”. Üstadın kitaplarını okurken hiç sıkılmazsınız, tabir-i caizse "akar gider" hikaye. Aynı zamanda Sibel Eraslan'ın da dediği gibi son hikayelerinde bir "Türkiye sosyolojisi" bulmak mümkün. Çarpık kentleşmeyi, yoksulluğu, kırsal kesim hayatını, oradaki insan ilişkilerini ve aşklarını da kendi diliyle anlatıyor.

"Gide gide şehir bitti."

Zafer Yahut Hiç, bu cümleyle başlıyor. Şehir bitiyor ve gecekondularla kurulan bir köydeki iç içe geçmiş aşk hikayelerine geliyor sıra. Bu hikayelerle beraber Mustafa Kutlu, gecekondu köyünün güzelliklerini, dertlerini de anlatıyor. Suçu insanlara değil, 'Ankara'ya atıyor: "Bizim devlet ilk günden bu yana böyle galiba. Kervan yolda düzülür misali. Vatandaş, kendi işini kendi görmek zorunda kaldı. Ne yapsın nüfus artıyor, ekmek aslanın ağzında. Kentleşmek böyle mi olur? Az gelişmiş denince kızıyoruz. Hiç hakkımız yok. Balık Ankara'dan kokuyor."

Bir çok Mustafa Kutlu hikayesinde olduğu gibi bu kitapta da "teslimiyet" var: "Dönüp kucaklamalı. Teslimiyet şart. Görelim Mevla neyler... İradei cüz'iyye ehlisünnetin bulduğu bir orta yol." Kitabın bir başka kısmında da çoğumuzun belki de söylemek istediklerini dile getiriyor:

'Zaman sanki bir ırmak ve su gibi aksın.' O kadar kolay değil. Beklemek lazım. Beklemek. Hayatın en zor işi. 'Ne hasta bekler sabahı / Ne taze ölüyü mezar'. Veya 'Ayrılık ateşten bir ok'. Off... Bu şiirlerle, şarkılarla düşünme adeti de nereden çıktı. Düşünceyi melankoliye dönüştürüyor. Sakin olmalı.

Kitabın arkapak yazısı da dikkat çekiyor. Abdülhak Hamid Tarhan'ın "Eşber" adlı manzum piyesinin özeti. Üstat, ilk defa arkakapak yazısı kullanıyor bu kitabında. Kitabı okurken bu yazının hikayeyle olan bağlantısını anlayamıyorsunuz. Ta ki son sayfaya kadar. Hikaye bitiyor, kapağı da kapatıp arkakapak yazısını tekrar okuyorsunuz. İşte o zaman her şey daha güzel oturuyor kafanızda. Lakin kitabın son sayfalarını okurken bir "Murat Menteş kitabı" okuyorum zannettim, bunu da itiraf etmeliyim.

Makedonya kralı İskender, Dara'yı yendikten sonra doğuda ilerlemektedir. Dara'nın kızı Rukzan hüviyetini gizleyerek Pencap hükümdarı Eşber'in sarayına sığınır. Eşber'in kızkardeşi Sumru, İskender'i gömeden ona aşık olmuştur. Gizlice buluşan ve sevişen Sumru ile İskender arasında gidip gelirken Rukzan da İskender'i sever. İskender Sumru'nun bütün ricalarına rağmen Pencap ülkesine yürür. Sumru sevgilisine söz geçiremeyince ağabeyini bu savaştan vazgeçirmek ister ancak Eşber halkına karşı sorumlu olduğunu bilir. Savaşır ve bir hain sandığı Sumru'yu öldürür. Bu haber İskender'e ulaşınca kıral kendisine engel olmak isteyen Rukzan'ı atıyla çiğneyerek geçer. Pencap düşer, Eşber zincire vurulur. Eşberin kahramanlığına hayran kalan İskender onu serbest bırakır ve kılıcını geri verir. Kılıcı alan Eşber intihar eder. Etrafı Eşber'in, Sumru'nun ve Rukzan'ın cesetleriyle çevrili olan İskender, bunun manasını hocası Aristo'ya sorar. Eser Aristo'nun cevabı ile biter:

-Zafer yahut hiç!

12 Eylül 2010 Pazar

Ama Benim Kalbim Temiz

Başlığı siz de bilirsiniz. Çoğu zaman duyarız çünkü. İnsanoğlu, "yapması gerekenleri" yapmayınca bahane olarak öne sürer bunu. Bugün, aslında bu konuyla ilgili yazmayacaktım ama yaşadıklarımız ne yazacağımızı da belirliyor. Zaten denemenin en büyük özelliği de bu değil mi? Aklına ne geliyorsa, ne yaşıyorsan yazıyorsun.

Bayramda bir arkadaşımla beraber başka bir arkadaşımızın ailesini ziyarete gittik. Ziyaretine gittiğimiz büyüğümüz, oğlu -yani arkadaşımız- hakkında konuşurken "Ya Okan X'i biliyorsunuz, oruç tutmuyor. Ya hadi oruç tutması önemli değil, tutsa da olur tutmasa da olur. Önemli olan kalben inanması. Ama o da yok." dedi. O an boğazıma bir şey takıldı. Sustum. Bazen susmak, gerçeği anlatmanın en iyi yoludur ama sanırım o an için değildi. "Hayır teyzecim, sadece kalben inanması yetmiyor" diyemedim. Demem gerekiyordu ama diyemedim.

Gerçeği o an söyleyemedim ama bir önemi var mı, çünkü benim kalbim temiz!!

“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” (Bakara, 183)

Dev Adamlardan Finale Dev Adım

Hayatımızda yalnızca bir defa görebileceğimiz anlar vardır ki bir ömür sürebilir onların heyecanı. Galatasaray' ın UEFA Kupası'nı alması, Sertap'ın Eurovision'u sallaması ve İlhan Mansız'ın Senegal' e altın gol atması gibi. Bu akşam 12 Dev Adam bunlara bir yenisini daha ekledi.

Aslında bu yazıyı yazmak için şampiyonanın bitmesini bekliyordum, lakin bu akşam 22 ayar genç yaşımda kalbim öyle spazmlar geçirdi ki daha fazla bekleyemedim. 'Öldük öldük dirildik' lafını çok yerde kullanırız ama şu geceye kadar meğer biz hiç ölüp ölüp dirilmemişiz onu anladım. Teşekkürler 12 Dev Adam.

Sırbistan öyle şeyler yaptı ki bu akşam, maç sonunda da gördüğümüz gibi yüzdeler hep onlardan yanaydı, skor tabelası hariç. O kadar çok üçlük basket attılar ki maç boyunca kendimi 'Yok artık LeBron James' demekten alıkoyamadım. Ya bizim tabir-i caizse pisi pisine kaybettiğimiz toplar, çemberle öpüşüp vedalaşan atışlarımız? Doğru söylemek gerekirse öyle anlar oldu ki sanırım Amerikan rüyasından uyanmanın vakti geldi dedim. Ama son dakikalardaki takım olarak hırsımız, çabalarımız ve büyük turnuvalarda en büyük olma açlığımız seyretmeye değerdi ki maç biter bitmez Facebook'a baktığımda gördüm ki herkes zaten izlemiş. Ayrıca tam maç bizim diye sevinmeye başlayan basket magandaları silahlara davranmışken, Sırbistan'a verilen mola akıllara eminim Fenerbahçe'nin kursağında kalan şampiyonluk sevincini getirmiştir. Allah'tan bu defa boğazımızda bir şey kalmadı, böyle dev bir takımı yuttuk da Sırplardan Avusturya-Macaristan veliahtının bile intikamını aldık.

İster öğrenilmiş çaresizlik ister kendini gerçekleştiren kehanet deyin halk olarak spor müsabakalarında son dakikada kaybetmek temalı felaket senaryosu yazma eğilimimiz çokça vardır. Bu maçta da bu olmuştur ama 12 Dev Adam öyle bir senaryo yazdı ki hiçbir filmde rastlayamayız bu mutlu sona.

Az evvel de dediğim gibi kendi arkadaşlarımla maç ardından yaptığım röportajlarda gördüm ki reytingi bol dizi ve programları izlemek yerine milyonlarca Türk, bu akşam 12 Dev Adam'a kilitlenmiş ki bu çok iyi bir şey. Sonuçta tırt bir dizideki yapay hüznü paylaşmaktansa böyle büyük bir şampiyonada gerçek bir sevince salise salise ortak olmak paha biçilemez, 12 Dev Adam da bu dev desteği hissetmiş olacak ki son saniyelerde Survivor ruhuyla oynadılar ve Semih Teodosic'in maç boyunca güğüm gibi kalaylayıp ayakta tuttuğu Sırp takımına küçük bir sır verdi: The thing you call 'Turkish Nightmare' is just an 'American Dream' for us *

*Sizin Türk Kabusu olarak adlandırdığınız şey bizim için yalnızca bir Amerikan Rüyası

10 Eylül 2010 Cuma

Nerde O Eski Facebook İnsanları

Akın'ın "Nerde O Eski Bayramlar" yazısını okuyunca ben de benzer bir yazıyı Facebook için yazayım dedim. Herkes yazıyor, ben de hakkında birkaç kelam etmezsem olmaz.

Nerde o "Görülüyorum, öyleyse varım" prensibinde olmayan insanlar
Nerde o "etkinlik" işini abartmayan insanlar (Örnek: "etkinlik: üniversite harçlarını yatırıyoruz. yer: banka")
Nerde o webcam'le ardarda 20 tane fotoğrafını çekip koymayan insanlar
Nerde o kendi yazdığı iletileri beğenmeyen insanlar (Bir insan kendi iletisini niye beğenir ki? Beğenmezsen zaten yazmazsın.)
Nerde o "karşı cins beğensin, yorum yapsın fotoğrafı" koymayan insanlar
Nerde o aynı günde 5 etkinliğe birden katılmayan insanlar (Etkinliklerin biri İstanbul oluyor, bir diğeri Ankara)
Nerde o Küçük İskender, Can Yücel'in alıntıları dışında da bir şeyler yazan insanlar (Rabbim bu iki yazarımızdan razı olsun, yoksa maazallah ne yazılırdı iletilere)
Nerde o "Kendin hakkında bir şeyler yaz" kutusuna "Kendim hakkımda bir şeyler" yazmayan insanlar
Nerde o yedi yaşındaki çocuğuna hesap açmayan insanlar
Nerde o öğlen yediği yemeği, yolda gördüğü arkadaşları, gün içinde gelen telefonları, yaptığı muhabbetleri, kısacası hayatının her detayını paylaşmayan insanlar
Nerde o "bumblebee"leşmeyen insanlar (Bumblebee: Transformers'ta iletişimini radyo vasıtasıyla kuran autobot)
Nerde o ".... 1 milyon kişi bulabilirim" isminde grup açmayan insanlar
Nerde o bİr KüÇüK bİr BüYüK hArFlE yAzMaYaN iNsAnLaR (Ama haksızlık etmeyeyim, bu moda msn'le başladı)
Nerde o "düşünmeden beğenmeyen" insanlar
Nerde o "@istanbul" "@bodrum" gibi herkesin görmek istediği yerlerde olduklarında ileti yazmayan insanlar (Nedense insanlar diğer yerlere -örneğin köye- gittiklerinde bu iletiyi kullanmazlar. "@kabataş köyü" yazan gördünüz mü hiç?)
Nerde o ''Kopmak garanti", "Paylaşmayan Türk değil", "Günün fıkrası (öldüm gülmekten)", "Tıklamayan bizden değil" gibi yorumlarla video/grup paylaşmayan insanlar
Nerde o arkadaş sayısına göre yorum yapmayan insanlar
Nerde o üye sayısı fazla olan bir grup 4 dakikalık bir video paylaştıktan 30 saniye sonra o videoyu beğenmeyen insanlar
Vs vs.

Bu liste çok uzar aslında ama şimdilik bırakalım burada.
Sonuç: Çağa ayak uydurabilen bir milletmişiz. Aferin bize!

Nerde O Eski Bayramlar

Nerede o eski Bayramlar!
Nasıl ki 31 Aralık' ta 'Seneye görüşürüz' klişemiz varsa dini hatta resmi bayramlarımızda da artık çoluk çocuk bu lakırdıyı etmeye başladık. Peki ama kaç kişi eski bayramları gerçekten hatırlıyor ve dahası onları özlüyor?

Misal hep duyarız eskiden bayram harçlıkları mendil içine konur çocuklara öyle verilirmiş. Ben bunu görmedim, sordum babamın da haberi yok. Ben 'Nerede o eski bayramlar derken' bunu kastetmiyorum hiçbir zaman, benim özlediğim başka şeyler var. Aslında herkesin söylemek istediği bambaşka...

Memleketim Bartın'da hoş bir bayram geleneği vardır. Başka bir yerde emsali var mı bilemiyorum ama bir ihtimal Batı Karadeniz'in diğer illerinde olabilir, birbirine yakın olan köylerden hepsinin bayram kutladığı gün başkadır. Benim ilkokula başlayana kadar yaşadığım yer olan Aliobası'nda mesela bayram üçüncü günde kutlanır, diğer günlerde aynı görev başka bir köyündür. O gün o köydeki bütün evlerde hazırlıklar yapılır; temizlik, alışveriş, yemek...Daha sonra öğleye doğru civar köylerden insanlar gelmeye başlar. Annem zaman zaman anlatır eskiden gelen herkes bütün yakın akrabalarını ziyaret edermiş başka köylerden gelip, sofralar kurulur muhabbet edilirmiş, şimdi ise genelde akraba nedir unutmuş olan gençler akın etmekte otobüs otobüs. Lakin onlar köyü başından sonuna arşınlayıp kendilerine kısmet bakmaktalar, acıkırlarsa ya da hoşlandıkları kişi bir eve girmişse oraya adım atarlar.

Bu her ne kadar eskimeye yüz tutsa da benim çok hoşuma giden bir gelenektir, insanlar pek çok yerde olduğu gibi tatil amaçlı kullanmamaktalar bayramları: sinemaya gitmiyorlar ya da oturup saatlerce bilgisayar başında değiller. Bayrama has bir şeyler yapmak istemekteler. Bu da amaç ne olursa olsun, o günü bayram havasında yaşamak sorumluluğuna sahip bir köye ziyaret... Köy sayısı çok fazla gün sayısı az diyebilirsiniz, haklısınız. Yıllardır süregelen bu gelenekte her gün için artık yalnızca bir iki köy öne çıkmaktadır, diğer köylere ise yalnızca ahbaplarını ziyaret etmek isteyenler uğrar. Olur da bir gün yolunuz düşerse ve bayramı kutlayan bu köylerden birine uğrarsanız, selam verip 'Biz bayrama geldik' diye tıkladığınız hiç bir kapıdan boş dönmezsiniz. Çünkü o evin sahibi şekerli börek ve tuzlu sütlaç gibi yöresel yemeklerden yaprak sarma ve lokmaya kadar birçok hoş lezzete varan o yemekleri yılda iki kere büyük bir keyifle pişiriyordur, yemeğe gelen ister akrabası olsun ister tanrı misafiri.

Birkaç yıldır çeşitli sebeplerden ötürü memleketime bayram vakitlerinde uğrayamaz oldum ve şimdi 'Nerede o eski bayramlar' derken çocukluğumu özlüyorum; yaşım yirmiyi iki geçiyor, daha vakit erken diyebilirsiniz ama şimdi bile ne bütün harçlıklarımı atom, kız kaçıran, mantar tabancası, torpil gibi patlayıcılara verebilecek yaştayım ne de babaannem her bayram sabahı pişirdiği o leziz sütlaçtan ikram edebilir bana.

7 Eylül 2010 Salı

Teknoloji Bir Çeşit Amiptir

Sabah uyandığınızda belki de yüzünüzü yıkamadan telefonunuza bakarsınız. Yüzünüzü yıkadıktan sonra mutfağa geçer, su ısıtıcıya su koyarsınız. Tabi bunun için elektrik lazımdır. Ocakta çayınızı demlersiniz. Eğer erkekseniz tıraş makinesini kullanarak tıraş olursunuz. İşe/okula giderken araba/minibüs kullanırsınız. Gün içinde bilgisayarınızı açar, internete girersiniz. Akşam televizyona bakarsınız. Vs vs. Neredeyse, yaptığımız her şey, teknoloji yardımıyladır. Teknoloji, Yunanca "sanat" ve "bilmek" kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. Vikipedi'deki tanımında "İnsanoğlunun gereklerine uygun yardımcı alet ve araçların yapılması ya da üretilmesi için gerekli bilgi ve yetenektir." yazmaktadır. Benim takıldığım nokta da bu tanımdaki "İnsanoğlunun gereklerine uygun" kelime öbekleridir.

"Evet, teknoloji ihtiyaçlarımızı karşılamıyor mu?" dediğinizi duyar gibiyim. O zaman hep birlikte eski zamanları hatırlayalım ve Zygmunt Bauman'ın, Sosyolojik Düşünmek kitabında verdiği örnek üzerinden gidelim. Önceleri tıraş olmak için insanoğlu ustura kullanırdı. Sonra jiletler çıktı ve önceden tıraş olmak için tek çare gözüken ustura, insanların gözüne "hantal ve kullanılmaz" gözükmeye başladı. Lakin jiletler, çabuk eskiyordu. Bu da sık sık jilet almayı gerektiriyordu. Tabi jiletler arasında seçim de yapılmalıydı. Zamanla elektrikli tıraş makineleri çıktı. Bu sefer usturanın akıbetine jiletler de uğradı. Artık tıraş makinesi olmadan insanoğlu, tıraş olamaz hale geldi.

Aynı şekilde televizyon yokken dizi izleme ihtiyacı hissetmiyorduk. Müzik setleri daha icat edilmeden müzik dinlemesek de olurdu. Ama şimdi müziksiz yapamıyoruz. Daha 20 sene öncesine kadar ülkemizde internet yoktu. Şimdi internetsiz hayatı bir düşünsenize? Bu durumlarda teknoloji kendi ihtiyacını kendi doğuruyor. Ortada bir sorun yokken bulduğu çözümle "sorun"u yaratıyor. Bunun sorun olduğuna insanları da inandırarak, hayatımızın bir parçası yapıyor. Ve işin kötüsü bizi daha önce yapmadığımız şeyleri yapmaya sevk etmenin yanında bir de "mutsuz" kılıyor.

Her teknolojik gelişmede insanın bilgisi ve seçme şansı artıyor. Bu bizi -sanıldığı gibi- daha özgür hale getirmiyor. Bilakis daha bağımlı oluyoruz. Artık çıkan her yeni aleti takip etmek zorundayız. "İcat"lar becerilerimizi geliştiriyor ama bu beceriler karmaşık aletlere yetmiyor artık. Kum saati basitlikten karmaşıklığa doğru akıyor teknoloji sayesinde.

Halk dilimizde bir deyiş vardır "Amip gibi çoğalıyor" diye. Amipler çekirdek ve stoplazmaları ortadan uzayıp iki parçaya ayrılarak ürerler. Yeni yavru amipler gelişerek eski büyüklüğe ulaşır. Sonra onlar da ortadan bölünerek yeni amipler meydana getirirler. Ayrıca amip, hayati faaliyeti için gerekli enerjiyi, yalancı ayaklarla sararak vücuduna aktardığı besinlerden sağlar. Bu tür sebeplere istinaden teknoloji de bir çeşit amip değil midir ey dostlarım?

Peki ey durduk yere sorun ve onun çözümünü çıkartan sevgili teknoloji, bu dünyadaki en büyük sorunlardan birisini açlığı, fakirliği de çözebilir misin?

video

Ek video: Teknoloji mağduru kedi

Mesnevi'den -I-

1. CİLT

Şunu iyi bil ki, kainatta var olan her şey, sevgilinin tecellisinden ibarettir, onun yarattıklarıdır. Onun kudretini, yaratma gücünü göstermektedir. Aslında aşık bir perdedir. Var olan, diri olan ancak sevgilidir. Aşık ise bir ölüdür. Var gibi görünen bir yoktur. 30 *
-------
Aşkı anlatmak, açıklamak için ne söylersem söyleyeyim, kendim aşka gelince, aşkı hissedince söylediklerimden utanırım. 112
------
Sadece dış güzelliğe dayanan mecazi aşklar, gerçek aşk değildir. Hevesten ibarettir. Böyle aşkların sonu utanç verici olur. 116
-----
Bir kimsenin ayağına diken batınca, ayağını dizinin üstüne kor. Önce, iğne ucu ile dikenin başını arar, bulamazsa, diken batan yeri tükrüğüyle ıslatır. Ayağa batan diken böyle güç bulunursa, gönüle batan diken nasıl bulunur? Cevabını sen ver. Eğer gönüllere batan dikenleri herkes görebilseydi, insanlara gamlar, kederler gelebilir mi idi? 150
-----
Tavus kuşunun kanadı, canının düşmanı olmuştur. Bir çok padişahların da kuvvet ve azametleri helaklerine sebep olmuştur. 208
-----
Bu dünya bir dağa benzer. İşlerimiz, yaptıklarımız da seslenmek gibidir. Seslerimiz, güzel de olsa, çirkin de olsa, dağa çarpar, döner yine bize gelir. 214
------
Hayal ettiğimiz şey, yani ruhumuzdaki hayal, yok gibidir. Fakat sen, bütün cihan halkını birer hayal peşinde koşuyor bil. Bütün insanları, yürüyen, gezip dolaşan birer hayal, birer gölge olarak gör. İnsanların barışları da, savaşları da birer hayalden doğmaktadır. 70
-----
Güneşin varlığına delil, yine güneştir. Yani güneş, kendi varlığını isbat etmektedir. Onun varlığına dair sana delil lazımsa, ondan yüz çevirme. 74
-----
Arzu et, iste, ama o arzu ölçülü olsun. Bir saman çöpü bir dağı kaldıramaz. 140
-----
Her iki çeşit arı bir yerden gıdalandıkları halde, birinde yalnız iğne vardır, diğerinde bal bulunur. 272
-----
İmanlı kişi feyizli, ekime müsait, tertemiz bir tarlaya benzer. İmansız kişi ise çorak, hiçbir şey bitirmeyen kötü bir arazidir. İmanlı, melek gibi masumdur. İmansız ise şeytan ve canavar misalidir. 274
-----
Etrafında insan yüzlü bir çok şeytan vardır. Bu sebeple, her ele el vermek, her ele bağlanmak, intisab etmek uygun değildir. Görmez misin? Avcı kuşu aldatıp tutmak için ıslık çalar. Kuş gibi ötmeğe çalışır. 316
-----
Nerede dinlediği hakikatleri anlayacak kabiliyette bir kulak bulundu ise, o kulak; Allah'ın inayeti ile göz olmuş, hakikatleri görmüştür. 515
-----
Hakk'ı layıkıyla övebilmekten acizim. Bu husustaki aczimi idrak ederek övgüyü terk etmem lazımdır. Çünkü övgüde bulunuşum, benim varlığımın delilidir. Varlık ise büyük bir hatadır. 517
-----
Ey bizim canımıza can olan Rabbim, biz kim oluyoruz da, sana karşı "Biziz" diye ortaya çıkalım. Aslında, bizler de, bizim varlığımız da birer, "yoktan" ibarettir. Allah'ım, faniyi varmış gibi gösteren "Gerçek Varlık" senden ibarettir. 601
-----
Eğer o manevi lezzeti, o feyzi esirgersen, onları, senden kim arayabilir? Resim; "Sen beni böyle yaptın" diye ressama nasıl olur da, çıkışabilir? 608
-----
Bir taş parçası yüz testiyi kırar. Fakat çeşmenin suyu durup dinlenmeden akar. 777
-----
Biz, şu dünya ambarında buğday topluyoruz. Fakat topladığımız buğdayları kaybediyoruz. Bir gün aklımızı başımıza alıp da, buğdayın böyle azalmasının, kaybolmasının, ambara giren fareden ve onun hilesinden ileri geldiğini anlayamıyoruz. Fare, ambarımızı delmiş, ambarımız onun hilesinden harap olmuştur. Ey Hakk talibi can, önce ambara giren fareden kurtulma çaresini ara, ondan sonra buğday toplamaya çalış. Büyüklerin büyüğü olan, gönüllere gönül kesilen sevgili Peygamberimiz'in (sav); "Namaz, ancak kalp huzuru ile tamam olur" hadisini hatırla da nefsten, yani şeytandan kurtulmak için kalp huzuru ile namaza başla. Eğer ambarımızda hırsız bir fare bulunmasaydı, kırk yıllık ibadet buğdayı nereye giderdi? Her gün azar azar da olsa, candan ve sevgi ile yapılan ibadetlerden, iyiliklerden hasıl olan iç rahatlığı ve huzur neden gönlümüzde hissedilmiyor? Çakmak demirinden bir çok kıvılcım sıçradı. İlahi aşkla yanan gönül onları çekti aldı. Fakat karanlıkta gizli bir hırsız var. Kıvılcımları söndürmek için üstlerine parmak basıyor. Dünyada manevi bir çerağ uyanmasın diye, o karanlıktaki hırsız, kıvılcımları söndürüyor. Allah'ım senin inayetlerin, merhametlerin bizimle beraber oldukça, şeytandan, o alçak hırsızdan ne korkumuz olur? Sen bizimle beraber olup, bizi korudukça, ayak altında binlerce tuzak olsa da önemi yoktur. 437
-----
Böylece kıymetli ömrünü geçim derdi uğruna, şu madde aleminde harcayıp dururken, mana aleminin ab-ı hayatını nerede bulacaksın? Masiva deryasının dalgalarını yarıp da ilahi aleme nasıl geçeceksin? Şu dünya hayatında karşımıza çıkan, bize çok önemli gibi görünen çeşitli vakalar, haller, zorluklar, engeller, toprak aleminin dalgaları olup bunlar bizim vehmimizden, anlayışımızın kıtlığından, düşüncelerimizin noksanlığından meydana gelmektedir. 574
-----
Bu dünyanın dedikodusu, toz gibidir. Gönül aynasını örter. Sen aklını başına al da, bir zaman için susmayı huy edin. 578
-----
Uykuda ne gam, ne kazanmak, ne de kaybetmek endişesi vardır. Ne de şunun bunun hayali vardır. Arif olan zatın hali, uyanık iken de böyledir. Yani arif olan, uyanık iken de dünyaya karşı uykudadır. 391
-----
Kim, şu madde dünyasına daha çok düşkünse ve dünya işlerinde daha çok uyanıksa, o, aslında ötelerden habersiz derin uykulara dalmıştır. Manevi aleme gözleri kapalı olan böyle bir kişinin normal uykusu, daha az kötülük yapacağı için, uyanıklıktan hayırlıdır. 409
------
Anlayışlı olmakla, herkesin akıl erdiremediği şeyleri anlamakla insan Hakk'a varamaz. Allah'ın fazlı, keremi ancak kırık kalpler, yıkık gönülleri arar. 531
(not: Hadis: "Ben kalbi kırık kişilerin yanındayım")
-----
Hırs atını yıldızlara doğru sürmüşsün. Onlara dair bilgiler elde ediyor, mesafeler ölçüyor, yeni yeni yıldızlar keşfediyorsun da kendini keşfedemiyorsun. 540
-----
Gerçi görünüşte ok atan biziz, fakat gerçekte ok atış bizden değildir. Aslında biz yayız, yayı çekip oku atan Allah'tır. 616
-----
Her ne kadar diken, aşağılarda suyun dibinde gizlenmiştir, görülmemektedir. Ama batınca, suda diken olduğunu anlarsın. İçimize doğan, bizi rahatsız eden şeytani düşünceler, hayaller, vesveseler kalbimize batan, görünmez dikenlerdir. Bu dikenler, bir kişiden değil, binlerce kişiden gelip kalbimize batmaktadır. Sabret, hislerin değişsin, gönül gözün açılsın da onları gör, gör de müşkillerin hallolsun. O vakit kimlerin sözünü dinlememiş, kimleri kendine baş edinmiş, yol gösterici sanmışsın. Anlarsın... 1037

* Yandaki sayılar, kaçıncı beyit olduğunu şerh etmektedir.

Daha Gidecek Yolumuz Var


Leman Sam' ın 'İlla' albümünde muhteşem yorumladığı bir Şevval Sam şarkısı.

An itibariyle üst üste kaçıncı defa dinlediğimi bilemediğim bu şarkının sözleri ise şöyledir:

bir salkım söğüdün altında
sen bana ben sana kavuşalım
bedenimi ruhumu al
al ki kurtulsun bu can
benliğimi her şeyimi
al ki kurtulsun can
daha gidecek çok yolumuz var
güzel yarim
daha gidecek yolumuz var
dağlar dağların ardında
ağlama su yüzlü sevdiceğim
yüreğimi, aşkımı al
al ki kurtulsun bu can
daha gidecek yolumuz var
güzel yarim
daha gidecek yolumuz var.

Tematik açıdan bakıldığında sevdiceğe hitap edilen bir şarkı olduğu aşikar ama bu şarkıyı yalnızca bir sevgiliye atfetmenin şarkının büyüsünü bozacağı kanısını taşımaktayım.

Bu şarkı yaşamın herhangi bir yerinde aynı yönde ilerlediğin kimselere ithaf edilebilir,

Bu şarkıyı dinlerken lise yıllarından beri yanında değişmeden kalan tek kişi aklına gelebilir,

Bu şarkı son günlerde KPSS gibi basit bir sebepten dolayı yolun sonuna geldiğini düşünen kimseler için dinlenebilir,

Bu şarkı üniversiteyi taze bitirmiş olduğun günlerde dostluğunun hiç bitmemesini istediğin kişileri hatrına getirebilir,

Bu şarkı, maksadını aşmadan, henüz yeni yeni tanımaya başladığın ve uzun yıllar aynı yönde el ele gitmek istediğin biri için de avaz avaz söylenebilir.

Sebep her ne olursa olsun daha gidecek çok yolum var...

6 Eylül 2010 Pazartesi

Oğlumuz Ne İş Yapar?

Son günlerde İsviçreli bilim adamlarıyla birlikte ortak bir çözüm aradığımız soru.

Sahi ben ne iş yaparım? 'Ne iş olsa yaparım ağabey' moduna gireceğimi zannediyorsanız yanılırsınız, yapamam. Misal, baba mesleği halıcılık. Ben halıdan anlar mıyım? Elbette hayır. İlkokulda İş Eğitimi diye bir dersimiz vardı, her sene orada sözümona halı aslen mutfak bezi olan dokumalar yapardık. Tabi her defasında benim yaptığım halılar sergiye alınırdı, çünkü babam eve iş getirmezdi belki ama benim bu ders için getirdiğim işlerle ilgilenirdi sağolsun. Halıyla olan ilişkim herkesin evinde var olan elektrik süpürgesinin normal bir halıyla olan ilişkisinden farklı değil. Gökhan Kırdar' ın da bir şarkısında bahsettiği gibi, üstüne basıp geçerim sadece.

Geçen sene yaz tatilinde 'Dil dile değmeden, dil öğrenilmezmiş (sözel manada)' sözünü duyar duymaz soluğu, Beyazıt-Sultanahmet civarında almıştım. Kapalıçarşı'dan Sahaflar'a kadar birçok turistik dükkana 'Ben çok iyi İngilizce biliyorum, İngilizce öğretmeni olacağım' diyerek alnım açık burnum havada girmiştim. Tabi pek çok dükkandan, 'İngilizce tek başına yetmez, Slav dillerinden nelerin var, Latin kökenli başka hangi dilleri biliyorsun?' yanıtını alınca boynum bükük ayrıldım iş arama maceramdan. 'Beyazıt' a bundan gayrı yalnızca turistik amaçlı gelirim' dedim kendi kendime ve o gün bugündür o taraflara doğru hiç iç turizm faaliyetinde bulunmadım.

İlk iş tecrübem ise ilkokulda bir yaz tatili sırasında Gaziosmanpaşa dolaylarını mesken edinen her çocuk gibi bir konfeksiyon atölyesinde olmuştu. Çok istekli gitmiştim atölyeye para kazanma arzusuyla. Fakat sabah 8'de girdiğim kapıdan öğle vakti yemeği bedavaya getirir getirmez 1 gibi ayrıldım. Arkama bile bakmadım ne yalan söyleyeyim. Pişman mıyım? Elbette hayır. Yine olsa yine kaçarım. Bu olaydan sonra ne zaman bir konfeksiyon atölyesinin yanından geçerken overlok sesi duysam gözlerimden birkaç damla yanaklarıma süzülür, uzaklara bakarım. Peki orada ne mi yaşadım? Yazıya mistik bir hava katması açısından bu soruyu yanıtlamayacağım.

Üniversite üçüncü sınıfta ise bir dersaneye başvurmuştum, orada da yine en ukala halimi giyip çıktım dersane müdürünün karşısına. 'Ganom inek olma sınırının epeyce üstünde, İngiltere'de dil okulundan Advanced sertifikam var, Tegv'de yıllardır gönüllüyüm falan.' Sonuç yine hüsran. Adam 'Biz size döneriz.' dedi ama o olaydan sonra ne bayram mesajı gönderdi ne de çağrı attı. Bu da böyle bir anımdı.

İşte böyle, bugüne kadar alnımın teriyle kazandığım hiç aylığım ya da haftalığım olmadı benim. Dayımla bir gün pazarda don sattım, don derken çocuk şortu. Eniştem özel bir şirkette (televizyonda bu deyişi kullananları gördükçe bir gün ben de kullanacağım diye söz vermiştim kendime) plasiyer iken onun faturalarını tutar günü kurtarırdım. Bunların dışında 'Babam sağolsun' ve 'Burslusun dediler kız vermediler' durumlarından çıkamadım hiç. Şimdi bir de KPSS' nin muallakta olması. Şu aralar aşık olmaktan cidden korkuyorum, olur da aşık oldum diyelim kızı istemeye gidince babası sorar 'Oğlumuz ne iş yapar?' diye, ne diyeceğim ''Deliyim gözü kara deliyim, yakarım Roma'yı da yakarım'' mı?

5 Eylül 2010 Pazar

Hayat Sustukça Güzel!






Hayat böyledir işte. Sen bir ümitle, bir heyecanla konuşmaya çalışırsın. Sen konuştukça insanlar sebebini anlamakta belki zorlanacağın bir şekilde, konuştuklarından dolayı seni yadırgarlar. Sen bir söz sarf edersin, bir bakmışsın millet senin lafı olmayacak şekilde anlamış ve sarf ettiğin söz almış başını gitmiş, hiç olmayacak bir hale bürünmüş.

Acaba hayatta konuşamasaydık daha iyi mi anlaşırdık birbirimizle? Nasıl olsa birbirimizi anlamamak için o kadar uğraşıyor ve birbirimizi yaftalamak ve yaralamak için o kadar çok şey söylüyoruz ki; acaba konuşmasak birbirimizle daha iyi mi anlaşırdık, demekten kendimi alamıyorum.

Konuştuğundan dolayı o kadar çok insan birbirine düşüyor ki, gelin biraz da susalım. Nasıl, sizce de hayat daha güzel olmaz mı?

4 Eylül 2010 Cumartesi

Ben Bu Yazıyı Sana Yazdım


Ve şimdi dökeceğim deri altımda depoladığım tüm zehirlerimi...


''Gittin, arabesk bir şarkı koyup gönül plağıma

Daha ilk güfteyi dinlemeden çektin de gittin.

Belki modern bir Mecnun doğar diye çölünde,

Aklımı başımdan aldın da gittin.''


diye başlayan Fazıl Say' a malzeme verecek sözlerim yok artık benim. Ergenlik buhranımda böyle lakırdılar bolca taşıdım ceplerimde lakin o zamanlardan şimdiye yalnızca birkaç sivilcem kaldı. Zamanla anladım ki ayrılıkertesi günü yazılan bütün satırlar iç rahatlatmaktan daha çok iç karartmaktadırlar. Duygu tirbüşonuyla patlattığım bütün şiirler Facebook' ta duvarımı çarşamba pazarına çevirmekte sense hala bakkala sepet salmaktasın. benim umudum olanlar senin umrunda değil, hal böyle olunca da ne sen Şirin' sin ne ben Ferhat' ım kalmadı artık dağları delecek sabrım.


Önceden bir sevda yüzünden verem olunabilir diye ürkerdim -ki tek sebebi annemin Yeşilçam hayranlığıdır- ne zaman senle tartışsak bembeyaz bir mendile kan damlar gibi olurdu sözcükler. Sonra sen o mendile dudaklarının yalan rengini silerdin. Şimdi vereme de çare bulundu ve ne zaman aşk algınlığı çeksem günde üç öğün mesaj alıyorum bir bardak suyla.


Attila İlhan şapkasını çıkarıp Küçük İskender gözlüğümü taktığım bir gecede cinsiyetim hariç her şeyimi değiştirdim gördüğün gibi. Ama unutma, ilk sendin masum ruhunu pis bir soyunma kabininde bırakan. Ben o vakitler son moda aşık desenli modelleri deniyordum üzerimde, kimi bol kimi dar gelen... Ne zaman ki sen en sevdiğim T-shirt' üme bir bardak ihanet döküp kosla vanish oxi ile çıkması zor bir yalan lekesi bıraktın, işte ben o zaman iyi çocuk hallerimi kirli sepetine attım.


Şimdi sana ne yapacağını söyleyeyim mi sevgili?


Kalk da yalnızlığına demli bir çay koy, yalnızlık sana koymadan...

Empati

Başlığa bakıp da empatiyi anlatacağım zannına hemen kapılmayın. Hayır, bu yazıda günümüzün gözde kavramı empati olmayacak. Empatinin nasıl yapıldığını, onun faydalarını anlatmayacağım. Çünkü ben empatiye inanan birisi değilim.

Önce Türk Dil Kurumunun "empati" açıklamasına bakalım: Kişinin kendisini başka bir bilincin yerine koyarak söz konusu bilincin duygularını, isteklerini ve düşüncelerini, denemeksizin anlayabilmesi becerisi. Halk dilindeki tabirle "kişinin kendini başkasının yerine koyması." Yapılan şerhe bakarsak ne kadar da latif bir kelime. İnsan seviniyor böyle bir kelimenin olmasına. Fransızcadan dilimize geçmiş bu kelime için Fransızlara teşekkür edesi geliyor insanın. Merci. Her yerde de kullanıyoruz. Psikologlar ve kişisel gelişim uzmanları kitaplarında hep diyorlar "Biraz empati kurun, bakın dünyanız nasıl değişecek" diye. İnsanların aynı zamanda birbirlerine kızma sebebidir de empati. "Biraz empati kursana" diye az duymamışızdır etrafımızdan.

Peki empati mümkün mü? Bir insan kendini nasıl başkasının yerine koyabilir? Girişte de söylediğim gibi bence empati yoktur. Olsa olsa insan kendini başkasının yerine koymaya "çalışır". Anahtar kelime bu: "çalışmak". O yüzden bence empatinin tanımı değişmelidir.

Yunus Emre "İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir" demiş. İnsanoğlu yıllarca kendini anlamaya çalışmış. Hala da anlamaya çalışıyor. Bir sonuca ulaştığı da yok. Kıyamete kadar da ulaşamayacak. Çünkü "kalubela"da verdiği ahdi hatırlamayan insandan bahsediyoruz. Kökü "unutmak" anlamına gelen "nesyden insiyan"dan türeyen "insan"dan bahsediyoruz. Her insan, bir dünyadır. Birbiri etraflarında dönerler ve birbirlerini etkilerler. Ama her ne kadar diğer dünyaları görsek de içini, orada ne tür depremlerin olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz ve anlayamayız.

Goethe "İnsan, kendini insanda tanır" dememiş miydi? Daha kendimizi tanımıyorken, kendi derunumuzu anlamıyorken başkalarını tanımayı nasıl başaracağız? Muhiddin Arabi de Füsus-ul Hikem'inde geçen teşbihinde "İnsanlar, bir devenin kuyruğunu, başını, hörgücünü ayrı ayrı muayene edip başka bir şeylere benzeten ve devenin bütününü görmeyen körlere benzerler" demiyor mu? Biz önce görme yetimizi kazanalım.

"Biz böyleyken" insandan da empati yapmayı beklemek biraz acımasızlık oluyor. Bu sıfatlarla mülemma insanın yapması gereken tek bir şey var bu dünyada. Peygamberimiz(sav)'in dediği gibi: "Ölmeden önce ölünüz."

"Ben, ben değilim. Ve hiç kimse kendi değil. Bütün görüntüler kırık aynalarda çoğalıp duruyor boyuna. Yegane gerçek: Kırık aynalar."
Nazan Bekiroğlu / Mor Mürekkep

3 Eylül 2010 Cuma

Niçin Yazıyoruz?

Bir çoğumuz hayatımızın bir döneminde bir şeyler karalamıştır. Kimimiz bunu alışkanlık haline getirmiştir, kimisi ise yazmayı tercih etmemiştir. Peki yazmayı bırakamayanlar, niye onsuz yapamıyor?

Ünlü yazarların cevaplarına bakalım isterseniz. George Orwell, yazarak hayattaki başarısızlıklarının üstünü örttüğünü söyler. Ona göre düzyazı için gerekli olan dört ana unsur vardır: estetik merak, salt bencillik, tarihsel dürtü ve siyasal amaç. Jean Paul Sartre de "Edebiyat Üzerine" isimli kitabında insanın kendisi için yazmadığını belirtir. İnsanın tek başına yaşaması halinde, kalemi bırakacağını ya da umutsuzluğa kapılacağını iddia eder. Çünkü ona göre yazma işleminin karşısında okuma işlemi vardır ve zihnin eseri olan yazıyı yazarla okuyucunun birleşik çabasının ortaya çıkaracağına inanır.

Max Frisch ise yazmayı oyun oynamaya benzetiyor. Kumda veya telle oynayan bir çocuk gibi, bir tel bulup onu bükmekten hoşlanan bir çocuk. Bir başka gerekçesi de duvara şeytan resmi yapmak... Böylece ona göre bir endişeyi, bir umutsuzluğu, bir sıkıntıyı uzaklaştırmak söz konusu olabilir. Tarih öncesinde de ressamlar korktukları hayvanın resmini duvara çizerek ondan kurtulmuşlar.

Bernard Shaw ise ilginç bir cevap veriyor. O, çalışamayacak kadar yorgun olduğu için kitap yazıyormuş. Böylece "yapmak"tan kurtulup yazıyor. Giorgio Mandanelli de yazarlığı "okuyucunun gözünü boyamak" olarak algılayarak olaya farklı bir boyut getiriyor ve diyor ki: “Belki de yazmak, doğuştan küçük hırsızlıklara ya da düzenbazlığa eğilimli, ama büyük ölçüde suç işleme yürekliliğine sahip olmayan kişinin dolandırma biçimidir."

Eugene Ionescu da bu soruya kaçamak bir cevap vermiş: "Sizin bilmeniz gerek, çünkü yazdıklarımızı siz okuyorsunuz ve okuduğunuza, okumaya devam ettiğinize göre, onlarda sağlam bir yan, bir beslenme yolu, ihtiyaç karşılayan bir şeyler buluyor olmalısınız.” Cevaplar gittikçe farklılaşıyor. Peter Handke de yazıyla kendisini yaşamdan uzaklaştırdığını söylüyor. Sylvia Plath ise belki de çoğu yazara tercüman oluyor: "Yazıyorum çünkü içimde susturamadığım bir ses var." F. Scott Fitzgerald da Plath'ı doğruluyor ve diyor ki: "Bir şey söylemek için yazmazsın, söyleyecek bir şeyin olduğu için yazarsın."

Biraz da bizim yazarlarımıza bakalım. Rasim Özdenören "meselesi" olan kişinin yazdığını söyler. Sadettin Acar da Özdenören hakkında buna vurgu yaparak "Adeta tövbe etmeye bile geç kalmış bir toplumun günahlarının kefareti olsun diye yazıyor, yazıyor, durmadan yazıyor" der.

Murathan Mungan da niye yazdığını bilmediğini söyler. "Doğrusunu söylemek gerekirse, ben de tam olarak bilmiyorum. Çünkü çoğu kez, yazarın kendi de tam olarak bilmez bunu. Dünyanın kendinden en emin yazarları bile, bu soru karşısında tutukluk çekerler; yanıtlarında her zaman bir belirsizlik, bir bulanıklık, sözün gelip dayandığı bir noktadan sonra seslerine yerleşen bir geçiştirme tonu vardır."

Necip Fazıl da şair oluşunu hastanede yatan annesinin "Senin şair olmanı isterdim" demesine bağlar. Sait Faik ise "Mesleğim olduğu için yazıyorum" der. Tarık Buğra olaya daha farklı bir açıdan bakar ve yazıyı "sürüden ayrılma"ya benzetir. Ona göre yazar, kendi değerinin farkında olmalıdır ve ona göre davranmalıdır: “Bir ödül için kendisini satan adam, ne yazar olabilir, hatta insan bile olamaz. İnsan olunmadan da yazar olunmaz. Bağımsızlık lâzım. Sıradan insan değildir yazar. Bunu politikacılar kabûl etmez, fıkra yazarları kabûl etmez, eleştirmeciler kabûl etmezler bunu... Ama, gerçek yazar, sıradan bir insan değildir. Ona ihtiyacı vardır toplumun. Bu ihtiyacı duyan toplum yükselir. Bu ihtiyacı karşılayan insan kazanır.”

Fazıl Hüsnü Dağlarca da "Yazmasam ölürdüm" diyen Rilke gibi "Bütün vücudum kuma gömülse, sadece tek bir kolum dışarda olsa yine de yazardım" diyor. Nobel ödülü alan tek yazarımız olan Orhan Pamuk da ödülü alırken yaptığı "Babamın Bavulu" isimli konuşmasında yazmasının sebeplerini çok güzel açıklıyor. Aşağıda bu metni verdim.

Peki ben niçin yazıyorum? Söyleyeceğim şeyler var, o yüzden yazıyorum. Daha da önemlisi "insan"lığımı anlamak için yazıyorum...

Orhan Pamuk / Babamın Bavulu'ndan
Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: Neden yazıyorsunuz?
İçimden geldiği için yazıyorum!
Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum.
Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum.
Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum.
Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum.
Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.
Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum.
Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum.
Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum.
Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum.
Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum.
Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum.
Yalnız kalmak için yazıyorum.
Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum.
Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum.
Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum.
Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum.
Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum.
Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum.
Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum.
Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum.
Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum.
Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum.
Mutlu olmak için yazıyorum.